Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez. (MAİDE SURESİ / 51)

7/5/2009 - İnsan Allah'a inanmaya programlanmış

İnsan beyni “Allah’a inanmak için programlanmış”

Fıtrat, yani, Allah’a inanmanın delili, ilmî araştırmalarla ortaya konmuş. Dünyanın en saygın üniversitelerinden Yale Üniversitesi tarafından yapılan ve dünyanın yine en saygın bilim dergilerinden New Scientist’ta yayınlanan bir araştırmaya göre insan beyni “Allah’a inanmak için programlanmış”..

Bebekler ve çocuklar arasında yapılan araştırmaya göre, insan beyninin tabiatında Allah’a ya da bir yaratıcıya inanmak var. Beyin “sebep ve sonuçla” çalışıyor. Beyin, “beyin ile ruhun” birbirinden ayrı olduğunu düşünmek için programlı..Bu da “hayalî arkadaşlar” edinmeye veya “Allah’a ve dinlere inanmamıza” sebep oluyor..

Araştırmaya göre, hiçbir din eğitimi almamış 6-7 yaşında çocuklar bile dünyadaki her şeyin bir sebebi olduğuna inanıyor. Taşların, nehirlerin veya kuşların yaratılmasının bir sebebi olduğunu düşünüyor.

Darwinciler ise, bunu “doğal seleksiyona” bağlamış. Oysa tabiî seleksiyonun da meydana gelebilmesi için bir sebep, bir Müsebbibü’l-Esbâb lâzımdır. Yani, sonsuz bir kudret sahibi.

Fıtrat delilinin açılımını yaparsak:

Kuluçka için tavuğun altına konan ördek yumurtasından çıkan civciv, bir müddet sonra suya atlar.

Su, donarsa kabını parçalar.

Tohum, toprağı delip yeryüzüne çıkar ve sümbül verir. Bunlar fıtrattır. Ve fıtrat yalan söylemez! Yani her şey, dizayn edildiği yapıya göre hareket eder.

İnsanoğlunun, sapkınlıkla da olsa, kâinatın yaratıcısından başkasına tapması, onu “büyük” tanıması, “yaratıcı” olarak kabul etmesi, inanmanın fıtrî olduğunu gösterir.

Temiz hava veya su bulamayan, pis ve kirlisiyle yetinir. Gerçeğe ulaşamayan, Allah’ı tanıyamayan, O’nun vasıflarını maddeye/toteme/putlara taksim eder.

Putlara, birtakım unsurlara tapınma ve ibadet, yaratılışın, fıtratın aslında iman ve ibadet için olduğunu gösterir. Tarih boyunca en ilkel toplumlarda bile yanlış, sapık ve bâtıl şeylere inanma, tapınma, ibadet etme ve sığınma, insan ruhu için iman/ibadetin nefes almak gibi temel bir ihtiyaç olduğuna delildir. Dinler tarihi, beşerin hiçbir devirde dinsiz yaşayamadığını göstermektedir. Mutlaka bir şeye, bir güce inanmışlardır.

Vicdanlar/fıtratların, Allah’a ibadet etmesi, O’nu tanıması, O’na boyun eğmesi, zikir ve şükretmesi, O’nun varlığını ve büyüklüğünü göstermektedir.

Kâinatı yaratan kim ise, insanı da o yaratmıştır. Çünkü insan, kâinatın bir minyatürüdür. Kâinatın tabiatında, fıtratında ne varsa, insanın yapısında da o vardır. Bütün bunlar gösteriyor ki, inanmak bir zarûrettir; zira o, fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren, bize inanmayı emreden, aynı zattır. Ve o da Allah’tır (cc).

Ali Ferşatoğlu

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - Kuran ALLAH''ın Sözü

İnsanın Yaratıcı'sını, yani Allah'ı tanıması, ancak O'nun bu konuda insana bir bilgi ulaştırmasıyla mümkün olabilir. Bu bilgiye ulaşmak için—ki insan için olabilecek en önemli bilgi budur—etrafına bakan insan, üç alternatif kitapla karşılaşır. İnsanlık tarihi boyunca sadece üç tane kitap "Allah'ın Sözü" olarak ortaya çıkmış ve kabul edilmiştir. Kuşkusuz "Allah'ın Sözü"nü insanlara aktaran pek çok insan (yani peygamber) yaşamıştır, ama onların getirdikleri mesajı içeren sadece üç kitap vardır elimizde: Tevrat, İncil ve Kuran.
Şimdi sırasıyla bu üç kitabı inceleyelim.

TEVRAT
Aslında Tevrat ve İncil'i birbirinden kopuk iki ayrı kitap olarak değil de, birbirlerinin devamı olarak görmek daha doğru olur. Çünkü İncil'i kabul eden Hıristiyanların tümüne yakını, aynı zamanda Tevrat'ı da tabul etmektedirler. Bu nedenle bu iki kitap Hıristiyanlar tarafından tek bir kitap olarak kabul edilirler ve "Kitab-ı Mukaddes" olarak adlandırılırlar. Kitab-ı Mukaddes iki temel bölümden oluşur: Eski Ahit ve Yeni Ahit.

Tevrat dediğimiz kitap, aslında Eski Ahit'tir. Daha da doğrusu, Eski Ahit'in bir bölümüdür. Eski Ahit 39 kitapçıktan oluşur. Bunların ilk beş tanesinin Hz. Musa'ya vahyedilen Tevrat olduğu kabul edilir. Diğer kitapçıkların önemli bir bölümü İsrailoğulları'nın Musa'dan sonraki tarihlerini anlatır. Hz. Davud'a verilmiş olan Zebur, "Mezmurlar" adıyla bu 39 kitaptan birini oluşturur. Bunların dışında Hz. Eyüp, Hz. Süleyman gibi peygamberlerin işlerini anlatan kitaplar ve gelecekten haber veren "kehanet" kitapları vardır.

Bu tablo da göstermektedir ki, Eski Ahit çok uzun bir tarihsel süreç içinde oluşmuş bir kitaptır. Hz. Musa zamanında vahyedildiği kabul edilen ilk beş kitaptan sonra neredeyse bin yıl boyunca Eski Ahit'in yazımı devam etmiştir. Bu kitapların birer vahiy olduklarını kabul etmek ise, öncelikle içerek açısından mümkün değildir. Zaten 39 kitabın neredeyse üçte biri tarih anlamıdır, vahiy sayılmamaktadır.

Yahudiler tarafından vahiy olarak kabul edilen kısım asıl olarak Hz. Musa'ya verildiği kabul edilen ilk beş kitaptır (Tekvin, Çıkış, Sayılar, Levililer, Tesniye). Ancak bu kitapların elimizdeki nüshaları, Hz. Musa'dan en az beş yüzyıl sonra kaleme alınmış nüshalardır. Bu uzun süreç boyunca metinlerde değişiklik ve tahrif yapıldığı ise açıkça görülmektedir. Metinlerin içinde çok bariz çelişkiler vardır. Konu ile ilgilenen araştırmacılar, bu beş kitabın, MÖ 9. yüzyılda kuzey ve güney olarak ikiye bölünen İsrail Krallığı'ndan doğan iki ayrı krallığın farklılaşan dini inançları ve din adamları arasındaki çatışmaya sahne olduğu kanatindedirler. Bir başka deyişle, bu beş kitabın bazı bölümleri "Yahwistler" olarak adlandırılan güneyli din adamları, bazı bölümleri de "Elohimciler" olarak adlandırılan kuzeyli din adamları tarafından yazılmıştır.

Beşinci kitap olan Tesniye'de "Musa'nın ölümü ve gömülmesi"nin anlatılması, tahrifatın çok açık bir delilidir. Çünkü bu anlatımın Hz. Musa'ya vahyedilmiş olduğunu kabul etmek, elbette mantık dışıdır.

İNCİL
Elimizde bulunan "İncil"in, yani Yehi Ahit'in durumu, Eski Ahit'ten bile daha vahimdir. Çünkü Yeni Ahit'i oluşturan 27 kitabın hiç biri, Hz. İsa'nın elinden çıkmış, ya da ona vahyedilmiş bir söz niteliğinde değildir. İncil denilen bu kitapçıkların hepsi, bazı insanların Hz. İsa'nın hayat hikayesini anlatmak ya da onu tanıtmak için yazdıkları kitap ya da mektuplardan ibarettir. İncil'in hiç bir yerinde, doğrudan Allah'tan aktarılan bir söz yoktur.

Yeni Ahit'in 27 kitabının en önemlileri, kuşkusuz "dört İncil" olarak da adlandırılan ilk dört kitaptır. Bu kitaplar Hz. İsa'nın yaşamını ve sözlerini aktarma iddiasındadırlar. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adlı kişiler tarafından yazıldıkları kabul edilir. Kitapların aslında kimler tarafından yazıldığı belli değildir. Hıristiyanlar Matta ve Yuhanna'nın Hz. İsa'nın havarileri, Markos ve Luka'nın da havarilerin yardımcıları olduklarına inanırlar. Ancak araştırmacıların ortak görüşü aksi yöndedir, özellikle "Yuhanna İncili" denen kitabın Hz. İsa'nın havarisi olan Yuhhanna tarafından yazıldığı kabul edilmez. Abartılı derecede usta bir Yunanca ile yazılmış olan, hatta Platon ve Aristo'dan esinlemeler içeren bu İncil'in, hiç Yunanca bilmeyen Filistinli bir balıkçı olan Yuhanna tarafından kaleme alınmış olması imkansızdır çünkü.

Aslında dört İncil'in hepsi de Yunanca yazılmışlardır ve bu durum onların Hz. İsa'ya vahyedilmiş olan "asıl İncil" olamayacaklarını gösterir. Çünkü bir Yahudi olan ve Yahudilere tebliğ yapan Hz. İsa'nın İncili'nin de İbranice ya da Yahudiler arasındaki konuşma dili olan Aramice olması gerekmektedir. Nitekim bazı Batılı araştırmacılar Hz. İsa hayatta iken kaleme alınan ve onun sözlerinden oluşan bu tür bir "orjinal İncil" olduğunu kabul etmekte, Matta ve Luka'nın kendi İncillerini Yunanca kaleme alırlarken bu İbranice metinden "alıntılar" yaptıklarını söylemektedirler. "Kayıp İncil" (Lost Gospel) olarak anılan bu dokümanın özelliği ise, yine araştırmacıların kabulüne göre, Hz. İsa'yı bugünkü Hıristiyanların inandığı gibi "Tanrı'nın Oğlu" olarak değil, bir Yahudi peygamberi olarak göstermesidir.

Bu dört İncil'in bir başka özelliği ise, Hz. İsa'dan onyıllar sonra kaleme alınmış olmalarıdır. Hz. İsa'nın MS 30 yılı civarında göğe çekildiği kabul edilir. En erken yazılmış olan Markos İncili 65-70 yıllarında, Matta ve Luka İncilleri 70-80 yıllarında, Yuhanna İncili ise 100 yılı civarında kaleme alınmıştır.

Dört İncil'in bir diğer özelliği de çoğu konuda birbirleriyle çok açık bir biçimde çelişmeleridir. Çelişkiler çok belirgindirler ve tevil edilemez düzeydedirler. Hıristiyanlar bu durumu elden geldiğince göz ardı etmekte, ya da "İncil yazarlarının sahip oldukları farklı bakış açılarının Hz. İsa'yı farklı yönlerden görmemizi sağladığını" söylemektedirler. Ancak bu tevil zaten İncil'in çürütülmesi anlamına gelir; "İncil yazarlarının sahip oldukları farklı bakış açıları" işin içine karıştığına göre, ortada Allah'ın sözleri yoktur, insanların sözleri vardır.

Yeni Ahit'in bu dört İncil dışında kalan bölümleri ise yine İsa'yı tanıtmak için yazılmış mektuplardır. Çoğu, yaşamında hiç Hz. İsa'yı görmemiş, ancak onun yeryüzünden ayrılışından bir süre sonra "Hz. İsa bana çölde gözüktü" diyerek ortaya çıkmış ve Hz. İsa'nın gerçek havarileri ile şiddetli tartışmalara girişerek kendisini "İsa'nın en doğru havarisi" saymış olan Pavlus (St. Paul) tarafından kaleme alınmışlardır.

Bu arada Yeni Ahit'e sokulmamış olan pek çok alternatif "İncil"in ya da mektubun olduğunu da belirtmek gerekir. Kısaca "Apokrifa" olarak tanımlanan bu alternatif yazılar, Kilise'nin doktrinlerine uygun olmadıkları için Yeni Ahit'e eklenmemişlerdir. Yeni Ahit'in bugünkü şeklini alması ise, 4. yüzyılın başında Roma İmparatoru Konstantin'in çağrısıyla toplanan İznik Konseyi'nin kararları ile olmuştur. İznik Konseyi'nde kararlaştırılan bir başka Hıristiyan inancı ise Hz. İsa'nın "Tanrı" sıfatına sahip sayılmasıdır. Karar oy çokluğu ile alınmış, konsey sırasında bunu reddeden ve Hz. İsa'nın normal bir insan olduğunu savunan rahipler ise "sapkın" ilan edilerek baskı altına alınmışlardır.

KURAN
Tevrat ve İncil'in üstte özetlediğimiz durumlarını bilen bir kişi, Kuran'a baktığında çok farklı bir tablo ile karşılaşır. Kuran, ne Eski Ahit'in tarih kitaplarındaki gibi bir tarih anlatımı, ne de Yeni Ahit'in "İncil" ya da mektuplarındaki gibi bir "peygamber biyografisi" içerir. İnsan yazımı olduğu izlenimi verebilecek tek bir satırı dahi yoktur, tüm Kuran tek bir bütündür ve bu bütünün hepsinin Allah'ın sözü olduğu açıkça hissedilmektedir.

Kuran Eski Ahit gibi bin yıla yakın bir süreçte yazılmamıştır. Ya da İnciller gibi kendisini getiren peygamberin ölümünden 40-50 yıl sonra kaleme alınmamıştır. Elde bulunan en eski Kuran nüshası—Musa'dan 500 yıl sonraya ait en eski Tevrat nüshasının ya da İsa'dan üç yüzyıl sonraya ait en eski İncil nüshasının aksine—peygamberimizin vefatından çok kısa bir süre sonra yazılmış olan Hz. Osman'ın mushafıdır. Kuran'ın ilk vahyedildiği günden bu yana tek harfi bile değişmeden bize ulaşmış olması, tarihsel verilerle ispatlanan açık bir gerçektir.

Kuran'ı Yeni Ahit'ten ayıran önemli bir özellik, onun peygamberimizi övmek için yazılmış bir "mersiye" olmayışıdır. Yeni Ahit sadece Hz. İsa'ya yapılmış bir övgüdür, dahası onu ilahlaştıran ifadelerle doludur. Oysa tüm Kuran'da sürekli övülen ve yüceltilen tek bir varlık vardır; Allah. Kitabın indirilişinin amacı da insanları O'nun yoluna davet etmektir. Peygamberimizi öven ayetlerin sayısı çok sınırlıdır, hatta onu yeren ve hatalarını açığa vuran açık ifadeler vardır. Başka peygamberlerden, örneğin Hz. Musa'dan söz eden ayetlerin sayısı Hz. Muhammed'den söz eden ayetlerden fazladır.

Kuran'ın bir başka özelliği, Tevrat'a ve İncil'in aksine, içinde hiç bir çelişki ve uyumsuzluk barındırmamasıdır. Bu özellik o kadar kesindir ki, Kuran,"onlar hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı" (Nisa, 82) diyerek bu konuda açıkça meydan okur. Hiç bir kimse tarafından cevaplanamamış olan bir başka meydan okuma şöyledir:

Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)’den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. (Bakara, 23-24)
Kuran'ın bir başka özelliği astronomi, biyoloji gibi konulardan verdiği bilgilerin, o dönemin yetersiz bilim anlayışından ve batıl inanışlarından tümüyle farklı oluşudur. Ayetlerde tarif edilen ya da haber verilen bilimsel gerçekler, 20. yüzyıl bilimi tarafından ulaşılan bulgulara büyük bir paralellik göstermektedir.

Kuran'ın edebi yönü de son derece üstündür. Kuran indiği dönemde yaşan ve bütün sanatları birbirleri ile yarışarak güzel söz üretmek olan Arap şairleri, Kuran'ın karşısında dize gelmişler ve bu kitabın edebi harikalığını kabul etmişlerdir.

Bunun yanısıra, Kuran'da çok ilginç bir matematiksel şifre sistemi vardır. Müdessir Suresi'nde dikkat çekilen 19 rakamı, Kuran'daki bazı kavramların, örneğin Besmele'nin ve Besmele'nin içindeki kelimelerin Kuran'da tekrarlanma sayını belirler. (Bu kelimeler, şaşırtıcı biçimde, tüm Kuran'da 19 sayısının katları kadar geçerler.) Bazı kelimelerin tekrarlanma sayıları da ilginçtir. "Gün" kelimesi tüm Kuran'da 365 kez geçer. "Günler" 30 kez, "ay" 12 kez geçmektedir. "Şeytan" ve "melek" kelimeleri 88'er kez "dünya" ve "ahiret" kelimeleri 115'er kez geçer. Yaz-sıcak ve kış-soğuk kelimeri 5 er kez geçmektedir. Cezalandırma 117 kez geçer, affetmek ise bunun iki katıdır: 234. Aynı şekilde zenginlik 26, fakirlik 13 kez kullanılır.

ALLAH'IN SÖZÜ
Burada çok kısa bir biçimde özetlediğimiz tüm bu gerçekler, Kuran'ın bir insan sözü olamayacağını ispatlayan delillerdir. Kuran, Allah'ın Resulu Hz. Muhammed'e indirdiği vahiydir ve indiği günden itibaren hiç değişmeden bize ulaşmıştır.

Diğer iki İlahi kitap, yani Tevrat ve İncil ise tahrif olunmuş, değiştirilmiş, "insan sözü" ile karışmışlardır. Kuran'ın inmesindeki temel nedenlerden biri de zaten bu tahrifattır. Bir ayette şöyle denir:

Biz Kitab'ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara (öncekilere) açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik. (Nahl, 64)

Dolayısıyla insanoğlunun kendisini yaratmış olan Allah'ın Sözü'nü bilmesinin, O'nu tanımasının yegane güvenli yolu da Kuran'a teslim olmasıdır. Allah, "gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik, teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi" (Maide, 44) ifadesiyle bu İlahi kitabın da bir rehber olduğunu haber verir. Ancak bu rehberlik Kuran öncesi dönem için geçerlidir. Çünkü Yahudi ruhbahları tarih içinde Tevrat'ı bozmuşlardır. Kuran'ın "onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı" diyerek bu gerçeği haber verir. (Bakara, 75)

Bu yüzden, insanoğlunun kurtuluşunun yegane anahtarı Kuran'dır. Bir ayet Kuran'ı şöyle tanıtır:

Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus, 57)


Alıntıdır

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - ARMAGEDON DOSYASI-3

Tapınak'ın İnşasına Doğru?...

1984 yılının 27 Nisanında İsrail'de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria'daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji'ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuzüç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit'in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs'ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve hıristiyanların ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkinde yer alan iki İslam mabedini Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra havaya uçurmak için çok sofistike bir plan hazırlamıştı. mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri'ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra'yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe'nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa'yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi'ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.

Machteret Yehudit'in iki önemli lideri vardı, Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right adlı kitabında bu ikilinin kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan'ın Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyor. Bu iki Kabalacı'nın bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli politik organizasyonu ve "Kabalacıların partisi" olan Gush Emunim'e bağlı oluşlarıydı.

Ancak bu ikili, Ehud Sprinzak'ın yazdığına göre, Gush Emunim'in asıl çizgisinden sapmış olan genç Kabalacılardı. Gush Emunim'in büyükleri, dönemin en büyük Kabalacısı sayılabilecek olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un "itidal" çizgisine bağlı kalmışlar ve Mescid-i Aksa'yı imha girişimlerine karşı hep "daha zamanı değil" diyerek karşı çıkmışlardı. Bu iki genç Kabalacı ise Gush Emunim içindeki dini hiyerarşiyi bozarak, kendileri gibi düşünen radikallerle birlikte kendi başlarına Tapınak'ı yıkmaya karar vermişlerdi. Bu, tarihteki "sahte Mesih" hareketlerine benzeyen bir durumdu; Yahudi tarihinde sık sık boy gösteren "sahte Mesih"lerin çoğu, büyük Kabalacıların yürüttüğü uzun Mesih Planı'nı beklemekten sıkılmış ve kendi başlarına işe soyunmuşlardı. Nitekim Gush liderleri de Machteret Yehudit olayını böyle yorumladılar. Yeshua Ben-Shoshan'ın hocası olan Kabalacı hahambaşı Yoel Ben-Nun, öğrencisini tarihteki sahte Mesihlerin en ünlüsü olan Sabetay Sevi'ye benzetmişti.

Zaten Yeshua Ben-Shoshan'ın daha önce de Gush çizgisine göre sivri kaçan bazı açıklamaları olmuştu. Ehud Sprinzak, Yeshua Ben-Shoshan'ın Gush liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini söylüyor. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan "ideal İsrail Devleti" projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak'ın yeniden inşasının ardından, İsrail'in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğinden söz etmişti. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi ama bunu açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.

Kısacası, Machteret Yehudit'in üyeleri, herkesin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, aslında, gerek Gush Emunim gerekse İsrail hükümeti, Machteret Yehudit'e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: "Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar." Gush Emunim'in önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi.

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail'in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit'in daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji'nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman'ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa'yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını farketmeleri üzerine Machteret Yehudit'i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir'in örgütün üyeleri için "harika insanlar" deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken "bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği" şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit'e uzun süre engel olmadığını, çünkü "üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini" söylemişti. Friedman, "Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" diyor.

1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta "solcu ve laik" ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi'nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu "harika insanları" hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.

Sonuç olarak, Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine Mesih Planı'nın son kehaneti olan Tapınak'ı inşa etmeye çalışan Machteret Yehudit'in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit'in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi, daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'yı yıkma yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda "kendiliğinden" yıkılmaları beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, "İsrail Mescid-i Aksa'yı yıkıyor!" başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon'un haberi şöyleydi:

... Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa'nın güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak, bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan ve projeler bile hazırlamışlar.

Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa'nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz... bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor... bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa'ya doğru ilerlediklerini gördük... Bir kapıdan Mescid-i Aksa'nın altına giriverdiler. Aksa'nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri 'bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler' sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk... kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa'nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.

İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor... (bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.

Tapınak'ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak'ın inşası konusunda her zamanki gibi "kraldan çok kralcı" tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail'e her türlü desteği veriyorlar.

Amerikalı gazeteci Grace Halsell, Prophecy and Politics adlı kitabında Evanjeliklerin Tapınak'ın yeniden inşa konusunda İsrailliler'e verdikleri örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın "Provoking a Holy War" (Kutsal Savaş Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak olan Mescid-i Aksa'yı yıkma ve yerine Tapınak'ı inşa etme çabalarından bahsediliyor. Halsell, Amerika'daki ilginç bir kurumdan bahsediyor: Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de az, sayıda Yahudi dışında Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover kendisini "yeni Nehemya" olarak tanımlıyor. Nehemya, ilk yıkılışının ardından Kudüs'ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı…


Kudüs Tapınağı Vakfı'nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940'lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern'in saflarında King David Oteli'nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak'ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var: Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit'ten ayetler göstererek Kudüs'ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. (Bu ilginç durumun nedenini 4. ve 8. bölümlerde birlikte çözmüş, dindar olmayan ırkçı Yahudilerin dini kaynaklara büyük bir bağlılık duyduklarını ve Mesih Planı'na büyük destek verdiklerini incelemiştik.) Goldfoot'un yardımcısı Yisrael Meida, şöyle diyor:

Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak Tepesi'ni kontrol eden, Kudüs'ü de kontrol eder. Ve Kudüs'ü kontrol eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder... Burası İsrail'in diyarı, İsmail'in değil. Yahudiler Müslümanları mutlaka Tapınak Tepesi'nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar.

Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak'ı inşa için fiili olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış topluyor. Para, İsrail'e, Tapınak'ın yeniden inşası için yürütülen projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların başında, İsrail'deki Ateret Cohanim adlı yeshiva (tekke) geliyor. Ateret Cohanim, 1970'lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Merkaz Harav adlı yeshiva'sının bir uzantısı olarak Kudüs'te kuruldu. Gush Emunim'in önemli kalelerinden biri olan Ateret Cohanim'in en önemli özelliği ise Tapınak'ın yeniden inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav'daki Kabalacılar, Tapınak'ın inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman döneminde Tapınak'ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak için öğrencilerini Ateret Cohanim'de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim'in yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak'ın önemini şöyle belirtiyor: "Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak'ın yeniden inşası. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır."

Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i Aksa'yı havaya uçurmak üzerindeyken tutuklanan Machteret Yehudit'le yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan ödenmişti.

Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik herhangi bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.

Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutudur. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı'na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak'ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak'ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.

2. bölümde incelediğimiz gibi gerçekte Tapınak Şövalyeleri'nin devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım içinde olması düşünülemez zaten. 2. bölümün sonunda Tapınakçılar'ın bir dünya egemenliği hesabı yaptıklarına ve bunun için de 2000 yılını belirlediklerine değinmiştik. Umberto Eco şöyle diyordu: "Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs'ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs'ü." Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther'in de, La Chevalerie et les Aspects Secrets de I'Histoire adlı kitabında, "Tapınakçılar'ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü" söylediğine dikkat çekiyordu.

Kuşkusuz Tapınakçılar'ın sözkonusu "yeryüzü Kudüs'ü" planı, Kabalacılar'ın yürüttüğü Mesih Planı'ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu "yeryüzü Kudüs'ü"nün 2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail'in Mescid-i Aksa'yı yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü "yeryüzü Kudüs'ü"nün, yani Kudüs'ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs'teki Tapınağın yeniden inşasıdır.

Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak'ın yeniden inşası için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam'la bir "medeniyetler çatışması" içine girecek olan Batı dünyası, genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve "biz istemeden oldu" gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldıracaklar ve yerine kısa sürede eski Tapınak'ın bir kopyasını inşa edeceklerdir. Kudüs'teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim'de Hz. Süleyman zamanında Tapınak'ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna değildir.

İsrail'in gerek Ortadoğu'da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantıklardan birisi de Tapınak'ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz Yahudi Devleti Mescid-i Aksa'yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.

Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacak.

Houston İkinci Baptist Kilisesi'nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak'ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon'un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor: "Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı'dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek."

İsrail'in bir şekilde Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıktığını ve Tapınak'ı inşa ettiğini varsayalım. Bu durumda Mesih için gerekli tüm kehanetler yerine getirilmiş ve 500 yıllık Plan sona ermiş olacaktır.

Peki, Mesih gelecek midir?

Mesih ve Hz. Süleyman

Tüm bu kitap boyunca Kabalacılar'ın nasıl bir zihin yapısına olduklarını, nasıl bir egemenlik öngördüklerini ve ne tür yöntemler kullandıklarını inceledik. Mesih Planı'nı tasarlayan ve nesilden nesile uygulamaya devam eden bu "Siyon Bilgeleri", Yahudi egemenliğinin ancak Mesih'in gelmesiyle gerçekleşeceğini düşünüyorlar ve bunun için de kutsal kaynaklarda yer alan kehanetlerin birer birer gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorlardı. Ancak bu kehanetlerin oluşması için oturup beklemediler; Kabala'dan çıkardıkları "tekniğe" göre, bu kehanetleri kendi elleriyle, ya da kendilerine itaatkar olan ırk bilinci yüksek Yahudileri ve kendi otoritelerine boyun eğen Tapınakçı/masonları kullanarak gerçekleştirebilirlerdi. Bu Kabala tekniği ile, Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağıtılması ve sonra da Filistin'e götürülmesi, Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) kurulması gibi büyük işlerin başarıldığını önceki bölümlerde birlikte keşfettik.

Bu nedenle, 500 yıllık Mesih Planı'nın nihai hedefi olan Mesih'in yeryüzüne inişi konusu da Kabalacılar için bir sorun olmayacaktır. Kolaylıkla, kendi kendilerine bir Mesih üretir, aralarından birini, en kıdemlisini, Mesih ilan edip Yahudi toplumunun önüne sürebilirler.

Nitekim tarihteki sahte Mesih hareketleri bunu doğrulamaktadır. Yahudi tarihinin farklı dönemlerinde ortaya sahte Mesih'ler çıkmıştı. Ancak bunların en önemlileri, Ortaçağ'ın sonlarında patlak veren üç büyük hareket, yani Jacob Frank, Solomon Molcho ve Sabetay Sevi adlı üç Mesih taslağının önderliğindeki Mesih hareketleriydi. Bu üçlünün ortak özelliği ise birer Kabalacı oluşlarıydı. Ancak hepsi de büyük Kabalacıların çizgisinden sapmış ve Mesih Planı'nın uzun gelişimini beklemekten sıkılarak kendi kendilerini Mesih ilan ederek Plan'ı hızlandırmayı denemişlerdi. Kuşkusuz başarısız oldular; sabırsızlık Mesih Planı'yla hiç uyuşmayan bir özellikti çünkü. "Giriş" bölümünde de, Mesih'in gelişini "hızlandırmak" için bilinmeyen bazı Kabala ritüellerini uygulamaya çalışan üç Kabalacının bu disiplinsiz tavırlarını hayatlarıyla ödediklerine değinmiştik.

Ama tüm kehanetler yerine getirildikten sonra ortaya bir Mesih çıkarmak Kabalacılar için sorun değildir ve olmayacaktır. Önemli olan, bu Mesih'in misyonunun ne olacağı, 500 yıldır gelişi için çalışılan bu liderin ne tür bir yol izleyeceğidir.

Bu konuyu incelerken karşımıza çıkan ilk önemli bilgi, Mesih'le Hz. Süleyman arasındaki Yahudilerce kurulan benzerliktir. Yahudi literatüründe konu ile ilgili olarak verilen bilgilerin başında, Mesih'in Hz. Süleyman'a olan büyük paralelliği dikkat çeker. Yahudiler, Hz. Süleyman'ın elde ettiği büyük askeri ve siyasi gücün, Mesih'le birlikte yeniden gerçekleşeceğini, Hz. Süleyman zamanındaki İbraniler gibi kendilerinin de tüm Kutsal Topraklar'a hakim olup, daha da ötesinde, dünyayı yöneteceklerini düşünürler. Mesih'in Hz. Süleyman'ın soyundan geleceği yönündeki inanç, bu iki insan arasında kurulan paralelliğin bir sonucudur. Mesih zamanında Hz. Süleyman'ın yıkılmış Tapınağının yeniden inşa edileceği ve Mesih'in bu Tapınaktan tüm Kutsal diyarı yöneteceği yönündeki beklentiler de, Yahudilerin zihninde kurulmuş olan Mesih ve Hz. Süleyman arasındaki paralelliğin birer sonucudur.

Ancak bu noktada çok önemli bir gerçekle karşı karşıyayız. Yahudiler, bekledikleri Mesih'i Hz. Süleyman'ın bir benzeri olarak düşünmektedirler, ancak onların zihnindeki Hz. Süleyman gerçek Hz. Süleyman değildir. Kuran'da "Ve onlar (Yahudiler), Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti..." (Bakara Suresi, 102) ayetiyle, Yahudilerin Hz. Süleyman hakkında "şeytanlar" tarafından üretilen yalan ve iftiralara inandıkları haber verilmektedir. "Giriş" bölümünde de değindiğimiz gibi Yahudiler sözkonusu çarpıtma sonucu, bir peygamber ve Allah'ın örnek bir kulu olan Hz. Süleyman'ı çok farklı biçimde algılamaktadırlar. Onlar Hz. Süleyman'ı bir peygamber olarak kabul etmezler. Hz. Süleyman'ı Yahudi ırkını başarılara taşımış bir "kral" olarak görmektedirler. Ve bu sapkın bakış açısının en önemli unsurlarındanbirisi de, Hz. Süleyman'ın elde ettiği gücün ki bu güç, Kuran'da bildirildiği gibi rüzgarları kontrol etme, madde nakli gibi yetenekleri içermektedir, büyü ile elde edildiğine inanılmasıdır. (Hz. Süleyman'ı tenzih ederiz.)

Oysa gerçek çok farklıdır. Hz. Süleyman, kendisine atılan iftiranın aksine, elde ettiği güçleri ve siyasi iktidarı "büyü" ile elde etmiş değildir. Bunlar kendisine Allah'ın verdiği birer lütuftur. Allah, Kuran'da belirtildiği üzere, Hz. Süleyman'ın emrine cinleri vermiş ve o da bunları bir takım mucizevi işler gerçekleştirmek için kullanmıştır. Kuran'ın farklı surelerinde, Hz. Davud'a ve oğlu Hz. Süleyman'a verilen sözkonusu olağanüstü güçler ve bunun karşılığında onun Allah'a şükredişi anlatılır. Neml Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:

Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: "Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler. Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür." Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı. (Neml Suresi, 15-17)

Sebe Suresi'nde geçen konuyla ilgili ayet ise şöyledir:

Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık.

Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın." Kullarımdan şükredenler azdır. (Sebe Suresi, 12-13)

Enbiya ve Sad Sureleri'nde ise Hz. Süleyman'ın emrine verilen şeytanlar (şeytani cinler) hakkında şöyle buyrulmuştur:

Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz. Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik. (Enbiya Suresi, 81-82)

(Süleyman dedi ki) "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin." Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini. "İşte bu, bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın ver ya da tut." Şüphesiz, onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır. (Sad Suresi, 35-40)

Kabalacılar, tümüyle İlahi olan bu olayları, sözde "büyü" ile açıklamakta ve tüm bunlara şeytani bir yorum getirmektedirler. Giriş'te de vurguladığımız gibi Bakara Suresi'nin102. ayetini tefsir eden İslam alimleri bu konuya dikkat çekmişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, Hz. Süleyman hakkında yapılan bu iftirayı anlatıyor ve "şeytan"ların "... ey insanlar, bilmiş olunuz ki, Davud oğul Süleyman, bir sihirbazdı. Cinleri ve şeytanları, rüzgarları hep sihriyle emri altına alırdı. O neye ulaştı ise sihir ilmiyle ulaştı" dediğini bildiriyor. Ayrıca bu iftiranın Yahudilerce kabul görmesinin ardından, Yahudilerin de aynı gücü elde etmek için büyüyle yoğun biçimde ilgilenmeye başladıklarını yazıyor. Bir başka tefsirde, Safvetü't-Tefasir'de bildirildiğine göre, Peygamberimiz ( s.a.v.)'ın Yahudilere Hz. Süleyman'ın da bir peygamber olduğunu söylediğinde, Yahudiler şaşırarak "O, sadece bir sihirbazdı" demişlerdir.

Bu durumda Yahudilerin kafasındaki Mesih kavramı, aslında Hz. Süleyman'ın tam tersi özelliklere sahip bir insandır; Hz. Süleyman gibi Allah'a teslim olmuş bir kul ve peygamber değil, seküler bir iktidar kurmuş bir "büyücü"... Bu ise bir "Mesih" değil, gerçekte bir "deccal"dir. (Deccal: Büyük yalancı, büyük saptırıcı, insanları sapıklığa, çürümeye, inkara sürükleyen yalancı lider).

Yahudilerin bekledikleri Mesih'in gerçekte bir deccal, İslam kaynaklarında söylendiği gibi bir Mesih-i Deccal olduğunu az sonra inceleyeceğiz. Ama öncelikle bu konuda bize ışık tutan bir örneğe bakmakta yarar var.

Az önce tarihteki sahte Mesih hareketlerine değinmiştik. Bu hareketlerin, disiplinsiz de olsalar, Kabalacılar tarafından yönetilmiş olması bizim için son derece önemlidir. Çünkü bu "sahte Mesih" Kabalacılar kuşkusuz Mesih'le ilgili kehanetleri çok iyi biliyorlardı. Kendilerini Mesih ilan ettiklerinde de, asıl Mesih'in yapacağı şeyleri yapmaya çalıştılar. Bu nedenle, bu sahte Mesihlerin eylemlerini inceleyerek, günümüzdeki Yahudilerin bekledikleri hatta "ayak seslerini" duydukları asıl Mesih'in neler yapacağını önceden kestirebiliriz.

Sahte Mesihler içinde en önemli olanı, Yahudilerin de kabul ettiği gibi Sabetay Sevi'dir. 17. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu içinde Yahudi tarihinin en önemli sahte Mesih hareketini başlatan ve başarısızlığının ardından da farklı bir taktik izleyerek müritleriyle birlikte görünüşte Müslüman olan Sevi'ye bir göz attığımızda, Yahudilerin bekledikleri Mesih'in gerçekte bir deccal olduğunun işaretlerini görebiliyoruz. Çünkü Sevi de kendi çapında küçük bir deccaldir.

Sabetay Sevi ve "Günahın Kutsallığı" Teorisi

Türkiyeli Yahudilerin kendi cemaatlerine yönelik olarak yayınladıkları haftalık Şalom gazetesi, "Sabetay Sevi" başlıklı uzun bir araştırma dizisi yayınlamıştı. Yomtov Bensason ve Erol Levi Coşkun'un hazırladığı araştırmada Sevi'nin Mesihlik macerası, bunun Kabala'yla olan ilgisi ve Sevi taraftarlarının "mumsöndü" ayinleri anlatılıyordu. Sefarad kökenli olan Sevi'nin kendisinin Mesih oluşuna ikna oluşu şöyleydi:

19 yaşında haham payesini alan Sabetay 40 yaş kısıtlamasına rağmen Kabala'yı öğrenmeye başlar. Bu öğrenimi, davranışlarında büyük değişiklikler yaratır. Uzun süren oruçlar tutar, sık sık, kışın bile denize girer. Ailesi kendisini iki kez evlendirir. Zohar'ın (Kabala'nın temel kitabı) etkisi ile temiz kalmak istediğinden her iki eşine de elini sürmez ve boşanır. Yirmi yaşlarında sara nöbetleri geçirmeye başlar... Söylediği dualar ve şarkılar hayranlık uyandırır. Şarkılarının bir kısmı erotiktir...

Gerek doğum tarihinin, gerek isminin, Kabala'nın İbrani harflerine verdiği değerlerle hesaplandığında çok ilginç neticeler vermesi; hastalığı, Polonya'daki Chmielnicki katliamı ve Zohar'da Maşiah'ın (Mesih) 1648 yılında geleceği inancı, Sabetay'ı 22 yaşında harekete geçirir: Yandaşlarına Maşiah olduğunu açıklar... Talmud'a göre söylenmesi yasak olan, Y (yud) harfi ile başlayan tetragramı, yani Tanrı'nın adını söyler. (Bu adı sadece yıkılan ikinci mabedin Kohen Gadol'u veya dünyaya gelerek mabedi yeniden kurabilecek olan Maşiah söyleyebilir.)

Sevi'nin asıl etkisi, Kudüs'e yaptığı yolculukla birlikte başladı. Burada hikayenin ikinci büyük kahramanı olan Gazzeli Nathan ile tanıştı. Isaac Luria'nın Kabala okuluna bağlı olan Nathan, Sevi'yle kader birliği ettikten kısa bir süre sonra, kendisinin peygamber olduğunu ve Sevi'nin Mesih olduğunu bildiren vahiyler aldığını iddia etti. Bu haberler Yahudi dünyasının dört bir yanına dalga dalga yayıldı ve oldukça önemli bir etki yarattı. İzmir'e dönen Sevi, Nathan'ın da desteğiyle, politik gücü ele alacağını ima etmeye başladı. Müritleri, yakında Sevi'nin Türk Sultanı'nı savaş yapmadan yeneceğini ve kendine köle edeceğini söylemeye başladılar. Osmanlı otoriteleri durumu haber aldılar ve Sevi yargılanmak üzere Sultan'ın önüne çıkarıldı. Burada ölüm ya da tevbe seçenekleri ile karşılaşınca İslam'ı seçtiğini ilan etti ve "Aziz Mehmet Efendi" adını aldı. Bu tabii göstermelik bir din değiştirmeydi. Nathan, Sevi'nin bu hareketinin Kabalistik hikmetini açıklamıştı: Mesih, "kötülük krallığını" yıkmak için onun içine girmişti.

Sevi'nin müritleri de "kötülük krallığını yıkmak için" onun içine girdiler ve Yahudilik'ten dönerek topluca İslam'ı kabul ettiklerini açıkladılar, o tarihten sonra da "dönme" olarak tanımlandılar. Yahudi tarihçi Eli Barnavi, dönme tarikatının 1924'de kadar Yunanistan'da (özellikle Selanik'te) varlığını koruduğunu, sonra da Türkiye'ye taşındığını yazıyor. Dönmeler varlıklarını korurken bir yandan da "kötülük krallığı" dedikleri Osmanlı'ya ve İslam'a örtülü saldırılar düzenliyorlardı. Halife Abdülhamit'e karşı faaliyet gösteren muhalefette büyük rol oynadılar ve Şalom'da yer alan ifadeye göre, "... keskin bir ate, laik, din aleyhtarı, materyalist zihniyetin ortaya çıkmasına neden oldular. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren, Avrupa'da ve Türkiye'deki kontestater, din karşıtı, nihilist ve ihtilalci hareketlerde gayet faal rol oynadılar."

Sevi hikayesinin bizi burada asıl olarak ilgilendiren yönü ise Sevi'nin öne sürdüğü "günahın kutsallığı" teorisidir. Sevi, kendisini Mesih sandıktan sonra Yahudi dininin günah saydığı eylemleri birbiri ardına işlemeye başlamıştı. Söylenmesi yasak olan Tanrı'nın ismini (YHWH) ısrarla söyledi, Şabat gününe uymadı, yenmesi dinen yasak olan yağları ki bu yağlardan Kuran'da da söz edilir (En'am Suresi, 146) yedi. Sevi günah olan şeyleri birer birer serbest bırakıyordu. Encyclopaedia Judaica, Sevi'nin bu davranışlarının, kendisinin "tüm günahları serbest bırakma"ya yönelik bir misyonu olduğu inancından kaynaklandığını yazıyor. Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Gershom G. Scholem ise Major Trends in Jewish Mysticism adlı kitabında Sevi'nin bu davranışlarının "günahın kutsallığı" doktrinine dayandığını belirtiyor.

Evet, Sevi, tüm gühahların serbest olduğunu ilan etmeye başlamıştı. Bunların arasında, Türk toplumunda "mumsöndü" olarak da bilinen eş değiştirme ayini de vardı. Şalom, Sevi taraftarlarının kutladıkları "Kuzu Bayramı"nı, öteki adıyla "Dört Kalp Bayramı" şöyle anlatıyor:

... Bu bayram, Dönmelere karşı olanların belki de haklı olarak bir koz olarak kullandıkları bayramdır... Bu bayrama o gece katılanların mutlaka evli olmaları gerekir, bekar olanlar kız veya erkek hiçbir şekilde kabul edilmez, hatta bu bayram hakkında bilgi dahi verilmez. O geceye en az iki evli çift katılır, daha fazlası olabilir. Kadınlar en şık elbiselerini giyer ve en kıymetli takıları ile ziyafet masasında servis yaparlar. Bir müddet hep beraber eğlenildikten sonra halk dilinde mumsöndü olayına geçilerek bütün ışıklar söndürülür. Kadın veya erkeğin o gece dilediği ile yattığı ve o ge-ce bu birleşmeden doğan çocuğun, ilerde Maşiah (Mesih) olacağı söylenir.

Kısacası sahte Mesih Sabetay Sevi, büyük bir günah olan zinayı, hem de zinanın en çirkin şekli olan eş değiştirmeyi serbest bırakmış, hatta bunu müritlerine tavsiye etmişti. Başta dediğimiz gibi bu durum, Sevi'nin gerçek bir Mesih, yani bir kurtarıcı değil, bir deccal, yani aldatıcı ve saptırıcı olduğunu göstermektedir.

Yahudilerin yüzyıllardır bekledikleri Mesih'i taklit etmeye çalışan Sevi'nin bu karakteri, kuşkusuz bizlere asıl Mesih için önemli bir ipucu vermektedir. Eğer Sevi günahın kutsallığını yayarak kendi çapında bir deccallik yaptıysa, İsrailli Kabalacılar'ın bugün gelişini gözledikleri asıl Mesih de daha büyük çapta bir deccallik yapacak, günahın kutsallığını daha etkili biçimde yayacaktır. Olayın bir başka ilginç yönü, küçük deccal Sevi'nin İslam'ı "kötülükler krallığı" olarak tanımlaması ve onu "yıkmak" için mücadele etmiş olmasıdır. Asıl deccal olan asıl Mesih (Mesih-i Deccal) de daha geniş bir boyutta İslam'la çatışacaktır.


Yahudi kaynaklarından Mesih ile ilgili olarak elde ettiğimiz bu ipuçlarının ardından, şimdi İslam kaynaklarına bakmak gerekmektedir. Çünkü Yahudilerin asırlardır bekledikleri, gelsin diye 500 yıllık bir Plan yaptıkları ve adına da "Mesih" dedikleri deccal, İslam kaynaklarında ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.

İslam Kaynaklarında "Ahir Zaman"

Kitabın şimdiye kadarki bölümlerinde hep Yahudilerin ve kısmen de hıristiyanların Mesih inanışlarından ve dünyanın son dönemleri ile ilgili beklentilerinden söz ettik. Ancak sözkonusu dinlerin her ikisi de, ilahi kaynakları tahrif edilmiş, dejenere edilmiş birer dindir ve her konuda olduğu gibi dünyanın geleceği hakkındaki hükümlerine de tam olarak güvenmek doğru olmaz. Buna karşın, İslam tahrif edilmemiş tek ilahi dindir. Kuran, Resulullah'a ( s.a.s.) vahyedildiği haliyle elimizdedir. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.)'ın pek çok güvenilir hadisi de bize ulaşmıştır. Ve bu kaynaklarda, özellikle hadislerde, dünyanın geleceği konusu hakkında son derece detaylı bilgiler verilmektedir. Bu bilgilere bakarak, hem insanlığın geleceğini hem de bu gelecek içinde önemli bir yer tutan Mesih Planı'nın nasıl sonuçlanacağını tahmin edebiliriz. (En doğrusunu Allah bilir. )

İslam kaynaklarında, dünyanın son dönemlerde, aralarında Mesih'in ortaya çıkışı da dahil olmak üzere son derece büyük olayların yaşanacağı anlatılır. Bu zaman dilimi, kıyametten bir süre öncedir ve "ahir zaman" (son zaman) diye adlandırılır. Ahir zamanda neler yaşanacağı Peygamberi Efendimizin hadislerinde ayrıntılarıyla tarif edilmektedir. Çeşitli İslam büyüklerinin de ayet ve hadislere dayanarak yaptıkları açıklamalar vardır.

Ahir zamanla ilgili olarak verilen bilgileri çok kısa olarak şöyle özetleyebiliriz: Ahir zaman, insanlarının çoğunun sapkınlığa düşeceği, İslam'ın zayıflayacağı, din aleyhtarı ve zalim bir sistemin tüm dünyaya egemen olacağı bir dönemle birlikte başlayacaktır. Bu dönem, çeşitli deccallerin insanları saptırmasıyla oluşacak ve sürecektir. Ahir zamanda oluşacak olan zulüm ve inkar sistemi, "fitne" olarak tanımlanır. "Fitne" insanların manevi yönden sapmaları

(Allah'ı tanımamaları, O'nun hükümlerinden yüz çevirmeleri) yanında büyük bir anarşi ortamını, savaş, zulüm ve kan dolu bir sistemi ifade etmektedir.

Ahir zamanda doğacak olan bu fitne sırasında, Müslümanlar da çeşitli nedenlerden dolayı zor bir durum içinde olacaktır. İslam, içine sokulmuş olan pek çok "bidat" (dinin aslında yeri olmayan sonradan eklemeler, hurafeler, vb.) nedeniyle aslından kopmuş olacak, Müslümanların bir kısmı İslam'a yalnızca sözde bağlanmış bir konumda olacaktır.

İşte bu ortam içinde, pek çok güvenilir hadiste haber verildiği gibi Allah, hem İslam ümmetinin hem de tüm insanlığın kurtuluşu için "Mehdi" olarak tanımlanan bir lideri seçip gönderecektir. Mehdi, kendisine "hidayet" (doğruya ve hayra yönelme, iman) verilen ve insanların hidayetine aracı olan anlamına gelir. Mehdi, din aleyhtarı düşünce sistemini yıkarak insanları imana yöneltecek, İslam'ı bidat ve hurafelerden kurtararak asıl saf haline döndürecek, hilafet kurumunu yeniden oluşturarak İslam ümmetine halife olacak ve Allah'ın hükümlerini eksiksiz uygulayacaktır.

Ancak Mehdi İslam'ı "ihya" edip (hayata döndürüp) Müslümanları birleştirirken, öte yandan karşıt bir güç, önceki deccallere göre çok daha etkili ve güçlü bir deccal (saptırıcı) ortaya çıkacaktır. Bu deccal, hadislerde bildirildiği üzere, kendisinin Mesih olduğunu öne sürecektir ve bu nedenle de Mesih-i Deccal olarak tanımlanır. Yine hadislerde bildirildiği üzere, Mesih-i Deccal Yahudidir, Yahudiler arasından çıkacaktır ve ona uyanların büyük kısmı da Yahudi olacaktır. Mesih-i Deccal parapsikolojik yeteneklere, hipnoz gücüne sahip olacak, büyü yoluyla bazı olağanüstü işler yapacak ve böylece bağlılarının sayısını artıracaktır. (Dikkat edilirse, bu Mesih-i Deccal, Kabalacıların Mesih Planı sonucunda bekledikleri kişidir, buna ilerde yeniden değineceğiz).

Dolayısıyla ahir zamanın bir devresinde yeryüzünde iki büyük güç merkezi oluşacaktır. Mehdi önderliğindeki İslam dünyası ve Mesih-i Deccal'in ruhani önderliğindeki din karşıtı cephe (hadislerde hıristiyanların önemli bir bölümünün de Mesih-i Deccal'i Hz. İsa ( a.s.) sanarak ona bağlanacakları haber verilir). Bu durum, ahir zamanın son önemli liderinin, Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesi ile değişir.

Hz. İsa veya Kuran'da sık sık tekrarlandığı gibi Meryem oğlu İsa Mesih, çok sayıda güvenilir hadiste bildirildiği üzere, ahir zamanda yeniden yeryüzüne dönecektir. (Kuran'da da bu konuya işaret eden çok sayıda ayet vardır). Hz. İsa, Mehdi ile birleşecek ve onunla birlikte Mesih-i Deccal'in liderliğindeki din karşıtı cepheye karşı mücadeleye girişecektir. Yine hadislerde bildirildiği üzere, hıristiyanların önemli bir bölümü, Hz. İsa'nın ortaya çıkışından bir süre sonra, gerçek Mesih'in o olduğunu anlayarak Mesih-i Deccal'i terkedip, İslam'ı kabul edecektir. Böylece Mesih-i Deccal, yegane bağlıları olan inkarcılar ve inkarcı Yahudilerle birlikte yalnız kalacak ve iki taraf arasında büyük bir savaş yaşanacaktır. Kitab-ı Mukaddes'te Armagedon olarak bilinen bu savaş, Arapça'da Melaheme-i Uzma olarak adlandırılır. Savaş Müslümanlar tarafından kazanılacak, Mesih-i Deccal öldürülecektir. Bunun ardından, tüm dünya İslam'ın egemenliği altına girecek; ahir zamanda yeryüzünü adaletsizlik ve zulümle dolduran fitne, yerini ilahi adalet, bereket ve barışa bırakacaktır. Bu "altınçağ" bir süre devam ettikten sonra yine dejenerasyon başlayacak, insanlar dinin aslından uzaklaşmaya, şirk (Allah'tan başka ilahlar edinme) ve inkara sapmaya başlayacaklardır. Bunun ardından da tüm evrenin helak edilmesi ve ahiret hayatının başlangıcı anlamına gelen kıyamet gerçekleşecektir.

Ahir zamanda yaşanacak olaylar özetle böyledir. Bazı Müslümanlar, ahir zamanın çok daha ileri tarihlerde yaşanacak bir dönem olduğunu, şu an içinde bulunduğumuz dönemin ahir zamanla ilgisi olmadığını düşünüyor olabilirler. Ancak, konuyla ilgili kaynakların gösterdiğine göre, ahir zaman hiç de uzak değildir; hatta şu an ahir zamanın içindeyiz!...



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - ARMAGEDON DOSYASI-2


ARMAGEDON DOSYASI-2MESİH PLANI'NIN AYRINTILARI

Hıristiyan inancına göre, Ortadoğu'da hüküm sürecek yedi yıllık kaosun ardından, Hz. İsa kıyametten önce yeniden yeryüzüne inecek. Bugünkü İsrail'in Megido Vadisi'nde yaşanacak kıyamet savaşı Armagedon'da, Hz. İsa inançlı iyilerden oluşan ordunun başına geçecek ve Deccal'ın komutanlığındaki inançsızları yenecek. Böylece kaos bitecek ve yeryüzünde İsa'nın krallığında bin yıllık huzur çağı başlayacak.

Tevrat'ta ve İncil'de, Mesih'in gelmesini haber veren bazı alemetlerde anlatılıyor:

Yahudilerin Filistin'e dönüp İsrail devlerini kurması, Ortadoğu'da yıllarca sürecek kanlı bir kaos, Kudüs'ün İsrail'in başkenti olması, Mescid-i Aksa'nın yıkılıp yerine Hz. Süleyman Mabedi'nin inşa edilmesi.

''İSRAİL'İN TANRININ EMRİ OLDUĞUNA İNANIYORLAR''

İşte bu noktada Evanjelist inancı ve Mesih Planı devreye giriyor. Bazı Hıristiyanlar ve Yahudiler, İsa'nın dönüşünü kendiliğinden gelişecekdoğal bir süreç olarak görüyor. Protestanlığın bir kolu olan ve Scofield İncil'ini referans alan Evanjelik inancına göreyse, Mesih'in gelmesi için öngörülen alametlerin gerçekleşmesine yardımcı olmak ve şartları hazırlamak gerekiyor. Büyük Ortadoğu Projesi'nin Mesih Planı'nın bir parçası olduğunu savunanlara göre, Mesih'in üçüncü bin yılda(yani 200 yılıyla başlayan süreçte) artık kesin olarak geleceğine inanan Evanjelist-siyonist ittifak, Ortadoğu'daki tansiyonu özellikle yükseltiyor.

Başkan Johnson döneminde Beyaz Saray'da üç sene kurmay katipliği yapan Grace Hallsell'in 1999'da yazdığı ve Türkçeye ''Tanrıyı Kıyamete Zorlamak'' adıyla çevrilen kitabında, ABD yönetiminde söz sahibi olan Evanjelistlerle-İsrail'in, Mesih Planı'nı anlatıyor:

''Evanjelist, inanca göre, Mesih'in inişi için bütün Yahudiler İsrail'de toplanmalı, Filistinlilerin tümü sürülmeli... O zaman İsa yeryüzüne inecek, iyilerin başına geçerek kötülere karşı savaşacak.''

Mesih Planı, 14 ve 15. yüzyılda, İspanya'da hummalı bir mistik çalışma içine giren Yahudi Kabalacıları tarafından tasarlanmıştı. Plan, Yahudi egemenliğinde bir dünya anlamına gelen Mesih'in yeryüzüne inişi için, Kutsal Kitap'ta yazılı olan kehanetlerin bizzat Yahudilerin eliyle gerçeğe dönüştürülmesini öngörüyordu. İlk kehanet olan Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılması, bizzat Kabalacılar tarafından provoke edilen İspanya sürgünü ile uygulamaya kondu. Sürgünün başladığı sırada bilinmeyen denizlere doğru yelken açan bir başka Kabalacı Kristof Kolomb, öteki Kabalacı dostlarının da desteğiyle, Plan'ın bir başka parçasını yerine getirmeyi hedeflemişti; hem Yahudilerin "yayılması" için dünyanın bir başka yanını keşfetmek hem de bu yeni toprakları Yahudiler için bir güç merkezi haline sokmak. Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılmaları ile ilgili kehanet, Menasseh Ben Israel gibi Kabalacıların yerinde müdahaleleri ile 1650'lerde büyük ölçüde tamamlandı.

Mesih Planı'nın bu kehanetsel kısmı devam ederken, bir yandan da stratejik yönü işliyordu. Bu stratejik yön, temel olarak, Yahudilerin önündeki düşman güçlerin tasfiye edilmesine yönelikti. Yahudiler, Kutsal Topraklar'ın kendilerine ait olduğunu reddeden, aksine onlara pek iyi bakmayan güçleri ortadan kaldırmak zorundaydılar. Bunu yapmadan, ikinci büyük kehaneti gerçekleştirmeleri, yani dünyanın dağıldıkları dört bir ucundan Kutsal Topraklar'a dönmeleri de mümkün değildi. Ortadan kaldırmaları gereken güçlerin başında da, Katolik Kilisesi geliyordu. Yahudileri "İsa'nın katilleri" olarak gören, Kutsal Topraklar üzerindeki hak iddialarını ve "Seçilmiş Halk" öğretilerini kesinlikle tanımayan Kilise müstakbel bir Yahudi egemenliğinin önündeki en büyük engeldi. Yahudiler ancak Kilise'nin otoritesini yıkarlarsa Avrupa'nın yönetiminde etki sahibi olurlar ve bu durumda da Avrupa'yı kendilerini Kutsal Topraklar'a döndürmek ve bunun için de Kutsal Topraklar'ı İslam egemenliğinden çıkarmak için kullanabilirlerdi.

Ancak Kilise'ye karşı tek başlarına mücadeleye başlamadılar. Bazı hıristiyanları da yanlarına çekmişlerdi. Aslında bunlara hıristiyan demek de doğru değildi. Haçlı seferleri sonucunda gittikleri Kudüs'te Kabala'nın büyüsüne kapılarak hıristiyanlıktan uzaklaşan bu şövalyeler, yani Tapınakçılar, bir süre sonra "kafir"likleri nedeniyle Kilise tarafından hedef alındılar. Papa tarafından yasadışı ilan edilmelerinin ardından da, Yahudilerle tarihi bir İttifak kurarak Kilise'ye karşı asırlar sürecek bir mücadele başlattılar. Bu mücadele, aslında Mesih Planı'nın İspanya'daki Kabalacılar tarafından tasarlandığı 1400'lü yıllardan da önce başlamıştı ama kısa süre sonra Mesih Planı'na eklendi ve Plan'ın bir parçası oldu.

Tapınakçılar ve Yahudiler arasındaki İttifak, Kilise'yi yıkabilmek için önce bazı Papa düşmanı dini akımlar oluşturdu; John Wycliffe ve John Huss'unkiler gibi. Bu denemelerin ardından daha köklü bir değişim olan Hümanizm geldi. Kilise doktrinine ters bir dünya görüşü üreten büyük Hümanistlerin hepsi, Kabala'ya karşı olağanüstü bir ilgi duyan ve Tapınakçı geleneğe bağlı kişilerdi. Hümanizmi Rönesans ve daha da önemlisi Reform izledi. Doğrudan İttifak tarafından üretilmiş olan Reform hareketinin en önemli hedefi, Katolik Kilisesi'nin siyasi gücünü yok etmekti. Bu arada etkili bir "Tevrat'a dönüş" hareketi başlatarak hıristiyanları M. Tevrat hükümlerini ki bunların arasında Yahudilerin "Seçilmiş Halk" ve Kutsal Topraklar'ın sahibi olduğu inançları da vardı sorgusuz sualsiz kabul etmeye mecbur bıraktı. Bu "Tevrat'a dönüş" hareketinin en radikal temsilcisi olan Püritenler, Anglo-Sakson kültürü üzerindeki etkileriyle, Mesih Planı'nın Tapınakçılar kadar önemli destekçileri olacaklardı.

Reform'u izleyen Aydınlanma çağı ve Kilise'ye karşı girişilen siyasi saldırılar Fransız Devrimi, İtalyan ulus-devletinin kuruluşu gibi Papanın siyasi gücünü neredeyse tümüyle yok etti. Bu uzun mücadele sonucunda, Batı'da Kilise'nin otoritesi altında işleyen Katolik Düzen tamamen yıkılmış ve onun yerine Yeni Seküler Düzen (Novus Ordo Seclorum) kurulmuştu. Bu, Batı'nın artık Mesih Planı için kullanılabilir hale geldiğini gösteriyordu. Nitekim Kabalacılar bunun üzerine ikinci büyük kehaneti, yani Yahudilerin Kutsal Topraklar'a dönüşünü, öteki adıyla "Sürgünlerin Toplanması"nı başlattılar. Kabalacılar tarafından formüle edilen Siyasi Siyonizm hareketi, 19. yüzyılın sonunda, Kabalacılar'ın yolunu izleyen ırk bilinci yüksek laik Yahudiler tarafından uygulamaya kondu. Bu, aynı zamanda, Yahudi toplumu içindeki dindar olmayan elementlerin de, yeterli bir ırk bilincine sahip oldukları takdirde, Mesih Planı'na destek olabileceklerini gösteriyordu.

Ancak Kutsal Topraklar'a dönülebilmesi için, oradaki Osmanlı egemenliğine son verilmesi gerekiyordu. Siyonistler ilk önce Osmanlı'yla anlaşmayı denediler ama Halife Abdülhamid'in sert tepkisi onları daha kesin çözümler aramaya itti. Halife'yi düşürebilmek için ona karşı gelişen seküler ve ulusçu muhalefeti, İmparatorluk sınırları içinde özellikle de Selanik'te yaşayan Yahudiler ve de mason locaları yoluyla örgütleyip desteklediler. Halife'nin tahtından indirilmesinin ardından da olaylar çorap söküğü benzeri birbirini izledi. Askeri darbeyle iktidarı ele almış ve gözünü bürüyen hırstan dolayı savaşmak için bahane arayan paşaları kullanarak, İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'na sokmak ve İngiltere'yle savaştırarak Kutsal Topraklar'ı İngiliz egemenliğine sokmak zor olmadı.

Filistin İngiliz egemenliğine girip bir de İngilizler orada bir "Yahudi vatanı" kurmayı vaadedince, Siyonizm, Mesih'in gelişinin büyük kehanetine, yani Sürgünlerin Toplanmasına ağırlık verdi. Ancak ortada bir sorun vardı, "sürgünlerin", özellikle de rahatları yerinde olan Avrupa Yahudilerinin Filistin'e dönmeye pek niyetleri yoktu. Bu sorun için doğrusu teknik yönden oldukça mantıklı olan bir çözüm bulundu. Avrupa'da gittikçe yükselen aşırı sağcı ve ırkçı akımlarla örtülü bir işbirliği yapılacaktı. Çünkü bu akımlar, kendi ülkelerinde "ırk saflığı" oluşturmak istiyorlar ve bu nedenle de başta Yahudiler olmak üzere azınlıkları sürgün etmek gerektiğini düşünüyorlardı. Siyonistler de bu Yahudileri Filistin'e götürmek istediklerine göre, iki taraf arasında doğal bir paralellik kurulmuş oluyordu. Bu paralellik bir ittifaka dönüştü ve Nazi Almanyası ile yapılan işbirliği sayesinde Filistin'e yapılan göçte büyük bir artış sağlandı. Naziler'in Yahudileri göç ettirmek için kullandıkları antisemit propagandalar ise tüm dünya Yahudilerine, diasporanın güvenilir olmadığı yönünde bir telkin olarak kullanıldı. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru üretilen Soykırım masalı ise hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlar için Kutsal Topraklar'a göçü onaylamayı sağlayacak önemli bir psikolojik baskıydı.

Her şey kehanetlerdeki gibi gerçekleşti. Yahudiler, bu işe gönüllü olarak yardım eden milletlerin aracılığıyla Filistin'e taşındılar ve burada bir devlet kurdular. 1967'de ise Kudüs'ün tamamını, dolayısıyla Süleyman Tapınağı'nın mekanını 19 yüzyıllık bir aradan sonra ele geçirdiler.

Filistin cephesinde bunlar olurken, bir yandan da dünyanın en büyük politik ve askeri gücü olmaya doğru giden ABD üzerindeki denetimlerini de gittikçe artırıyorlardı. Sahip olduğu Püriten mirası sayesinde Amerika onların egemenliğine girmeye son derece uygundu. Bu egemenliği tam olarak kurabilmek içinse, Amerika içinde çeşitli örgütler oluşturdular. Masonluğu Eski Dünya'dan Amerika'ya onlar taşıdı. Bunu kendilerine bağlı diğer örgütler izleyecekti. Bu arada ilginç bir manevra daha yaparak, kendi kıtasının dışına adım atmayan Amerika'yı emperyal bir güç haline soktular, onu "yayılmaya" zorladılar. Amerikan emperyalizmini körüklemek ve de kontrol altında tutabilmek için, yüzyılın başlarında CFR'yi oluşturdular. Amerikan dış politikasını Yahudi önde gelenleri için bir "taşeron" haline getirmeyi amaçlayan bu örgütün dışında, yüzyılın ikinci yarısında, Amerika'nın İsrail'e olan desteğini denetlemek için başta AIPAC olmak üzere çeşitli lobi kurumları ürettiler. Etkileri öyle arttı ki, sonunda Amerika, "goyim olmayan" bir hükümet, yani bir Yahudi hükümeti tarafından yönetilmeye başladı.

Dünyanın iki "goyim olmayan" hükümeti, yani İsrail ve ABD, 20. yüzyıl içinde bir de Üçüncü Dünya'da büyük bir savaş verdi. Çünkü Üçüncü Dünya halkları, bu ikilinin önderliğinde kurulmuş olan Dünya Düzeni'ne karşı doğal bir muhalefet oluşturuyorlardı. Sosyal Darwinizm temeli üzerine kurulu olan Düzen, dünyayı yönetenler ki bunlar en başta Yahudiler, sonra da onlarla ittifak içinde olanlardı ve yönetilenler olarak ayırıyordu ve Düzen'in tabiatı, yönetenlerin yönetilenler üzerinde baskı kurmasını gerektiriyordu. Nitekim böyle de oldu. ABD-İsrail ikilisi, ki bu ikilide baskın taraf gerçekte İsrail'di, özellikle yüzyılın ikinci yarısında Üçüncü Dünya halklarına karşı büyük bir savaş başlattılar. Üçüncü Dünya ülkelerinde, kendi halklarını işkence ve soykırıma tabi tutan diktatörler başa geçirildi, iç savaşlar körüklendi. Bu, bir anlamda yeryüzünün Mesih'in gelişi için hazırlanmasıydı. Çünkü Mesih geldiğinde, Yahudi inanışına göre, tam bir Sosyal Darwinistik düzen kurulacak ve tepesinde Yahudilerin yer aldığı bir hiyerarşi oluşturulacaktı. Yahudilerin beklediği bu Mesih, aslında Kuran'da anlatılan Firavun ahlakının bir benzeriydi ve "gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı" (Kasas Suresi, 4) ayetinde tarif edilen türde bir bozgunculuğun faili olacaktı. Yahudi önde gelenleri ise Mesih gelmeden önce de egemenlik için elden gelenin yapılması gerektiğini düşündükleri için, bu bozgunculuğu özellikle Üçüncü Dünya'da ısrarla sürdürdüler.

Ancak özellikle son yıllarda ortaya çıktı ki, Düzen'in felsefi dayanaklarına karşı çıkan tek önemli güç İslam'dı. Öteki din ya da ideolojiler Yeni Seküler Düzen'e itaat etmeyi kabul etmişlerdir ve bu Düzen'i eleştirecek bir zihin yapısına sahip değildiler. Bu nedenle, Düzen'in patronları, yani İsrail güdümlü "Anti-İslami Enternasyonel", kendisine bir numaralı hedef olarak İslam'ı ve Müslümanları seçti. Dünyanın farklı bölgelerinde Müslümanlara karşı girişilen saldırıların hep İsrail ile bağlantılı oluşu, bunun açık bir göstergesidir.

Bu durum, Mesih Planı'nın stratejik yönünün, Yahudi önde gelenlerinin kontrolündeki Düzen ile Müslümanlar arasında bir çatışma gerektirdiğini göstermektedir. Samuel Huntington'ın gündeme getirdiği "Medeniyetler Çatışması" tezinin yakın gelecekte Batı ve İslam medeniyeti arasında büyük bir çatışma öngörmesi bunun bir başka ifadesidir. Gerçekte İslam dünyası ile Batı arasında pek çok ortak değerler ve inançlar bulunmasına rağmen, yapay bir şekilde "Medeniyetler Çatışması" kavramı oluşturulmuş ve öne sürülmüştür.

Bu noktada ilginç bir gerçekle daha karşılaşıyoruz: Mesih Planı'nın kehanetsel yönü de, Yahudilik ve İslam arasında gerçekte her iki İlahi din de baürış yanlısı olmasına rağmen bir çatışma gerektirmektedir. Mesih'in gelişi için gerekli olan kehanetler birbiri ardına gerçekleştirilmiştir ve bugün yerine getirilmesi gereken son bir kehanet vardır; Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşa edilmesi. Siyasi Siyonizmi formüle eden Kabalacı Hirsch Kalischer'e göre ve diğer Kabalacıların da kabul ettiği gibi Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirdikten sonra yerine getirmeleri gereken son kehanet budur ve bunun da yapılmasının ardından Mesih'in gelişi an meselesi olacaktır. İşte Mesih Planı'nın Müslümanlar ile Yahudileri karşı karşıya getiren kehanetsel yönü buradadır, çünkü Tapınak'ın inşası için, onun eski yerinde bugün duran iki İslam mabedinin, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'nın yıkılması gerekmektedir. Bu ise dünya Müslümanlarının asla kabul etmeyeceği bir harekettir. Konuyla ilgilenen pek çok uzmanın söylediği gibi İsraillilerin Tapınak Tepesi'ndeki (Temple Mount) İslam mabetlerini yıkmaları, büyük olasılıkla bir çatışmanın başlangıcı olacaktır. (Kuşkusuz bizim temennimiz, böyle bir çatışmanın asla yaşanmaması ve hem Yahudiler hem de Müslümanların Kutsal Topraklar'da barış içinde yaşamalarıdır.)

Peki İsrailliler bu son kehanet hakkında ne düşünmektedir? Yahudiler, Tapınak'ı yapmak için İslam'ın üçüncü kutsal mekanını yerle bir etmeyi hedeflemekte midir?


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - ARMAGEDON DOSYASI 1

ARMAGEDON DOSYASI

Teolojik alt yapısı
İlk bakışta fundomentalist olan bu hristiyan grupları bir yahudi devletini desteklemeye bu kadar hevesli olmaları açıklanamaz görülebilir. Destekleyişlerinin arkasındaki neden, onların kitab-ı mukaddes'i yorumlayışlarıdır. Onlar tanrı kelamı olarak kitab-ı mukaddes'in edebi manasına inanmakta ve kitab-ı mukaddes'te geçen bazı bölümleri "İsrail'deki Megiddo Ovasında yapılacak olan son büyük savaşın" önceden bildirdiği şekilde yorumlamaktadırlar. Bu son savaş kitab-ı mukaddes'te İbranice armagedon diye geçmektedir. ( Armagedon; " Megiddo tepesi" anlamına gelmektedir)

Armagedon ancak ve ancak yahudiler'in bir millet olarak "Eretz İsrail" de ( vaat edilmiş topraklar) yeniden bir araya gelmelerinden sonra gerçekleştirilecektir. Bu hristiyan gruplar yahudilerin Tanrı'nın tek seçilmiş kulları olduğuna ve onlara Tanrı'nın "dünyevi iyilik", kendilerine ise "uhrevi saadet" vaat ettiklerine inanmaktadırlar. Tanrı kendilerine uhrevi saadet vaadettiği için, bu hristiyan siyonist gruplara mensup olanlar kendilerinin "yeniden doğmuş hristiyan" olarak tanımlamakta ve bu son savaş armagedon'u görmeyeceklerini ve bu dönemdeki acıların hiç birini çekmeyeceklerine inanmaktadırlar. Çünkü onlar kendilerinin Tanrı tarafından gökyüzüne yükseltileceklerine inanmaktadırlar. "Rapture" (vecde damla, aşırı sevinç anlamına gelen ingilizce bir kelime ) adını verdiklerini bu olay, ancak ve ancak "yeniden doğma" hristiyanlar'ın başına gelecektir. Çeşitli kiliseler tarafından da kabul edilen bu doktrine "milenyalist" denilmektedir. Çünkü kitab-ı mukaddes'te bu savaşın 2000'li yıllarda olacağına dair işaretler bulunmakta yada bu kitap öyle yorumlanmaktadır. Diğer yandan İsa Mesih bu savaşta gökyüzünden inecek ve Deccal'i bu arada öldürülecektir. Bundan sonra krallığını kuracak ve yıllar süren bir barış dönemi başlayacaktır. İşte Fundomentalist Histiyan Siyonistlerin İsrail'e yakın ilgileri Mesih'in ikinci gelişine yol açacak olan bu savaşın bir an önce yerine getirmek için çalışmalarına dair inançlarında yatmaktadır.


Hristiyan Siyonistliğin doktrinini tanımlamak için sıkça kullanan diğer bir terim ise "dispensationalisttir". Dispensation kelimesi ingilizce de şu anlamlara gelmektedir:

1- Dağıtma, bölme, idare, tertip.

2- Muafiyet, af, hariç tutma,dışında bırakma, istisna. Hristiyanlık ise terim olarak " bir dinin etkiliİnançlarına göre bu yedi aşama şunlardır:
- Yahudilerin Filistine geri dönmeleri
- Yahudi devletinin kurulması
- Dünyanın, İsrailoğulları dahil tüm uluslarına İncil'in vaaz edilmesi.
- Rapture ( Vecd ). Kiliseye iman edenlerin cennete yükseltilmesi.
- Tribulasyon (felaket dönemi). Yedi yıl sürecek olan felaket dönemi. Bu dönemde, yahudiler ve diğer imanlılar zulüm görecekler. Ancak yine bu dönemde iyilerle Deccal önderliğindeki kötüler savaşacak.
- Armagedon savaşı. İsrail'deki Megiddo Ovasında yapılacak olan savaş.

Hristiyan Siyonistliğin Tarihi
Hristiyan Siyonizminin tarihi aslında bugünkü İsrail devletinden, hatta Yahudi Siyonizminden bile çok öncedir. Filistin'debir yahudi ulusunun kurulmasının, Mesih'in ikinci gelişine işaret edeceği fikri ilk olarak OOliver Cromwell ve Paul Felgenhauever gibi 17. Yüzyıl Protestan lideri ve teologların söylev ve yazılarında belgelendirilmiştir.(Halsell, 135)

Köktendinci cani
Hıristiyanlar Fundamentalizm
Batı dünyası Hıristiyanlığı terk etmeye, Hıristiyanlığı kiliseye hapsetmeye başladığı yıllardan itibaren insan olmaya başlasa da, azınlıkta bir kısım Hıristiyan bu dinden uzaklaşmaya karşı çıkmıştır. Dine karşı bu hareket onları bâtıl dinlerine daha çok bağlamış, onları farklı noktada teşkilatlanmaya yönlendirmiştir. Hıristiyanlığın yavaş yavaş ortadan kalktığını, gelişen dünyada Hıristiyanlığın yerinin olamayacağını anlayan bu azınlık, değişik projeler geliştirdiler. Dinlerine olan bağlılıkları sebebiyle bazen dinlerinin temel prensiplerinden bile taviz verdikleri görüldü. Bu akıma köktendincilik mânasına gelen "Fundamentalizm" denilmiştir. Bu akım yirminci yüzyıl dünyasında daha çok ABD'de yankı bulmuş, taraftar toplamıştır. Hıristiyan ilahiyatının şuur altında ezilmişlik, yanılgı ve sürekli mahcubiyet vardır. Tarih boyunca Hıristiyan din âlimleri, ileri sürdükleri tezlerde sürekli yanılmışlardır. Her yanılgı, Hıristiyanlık inancının, mensuplarının gözünden düşmesine sebep olmuştur. İlk yanılgı, önemli din âlimlerinden, milâdî 2. yüzyılda yaşamış olan Romalı Hippolytus ile yaşanmıştır. Bu zat, kesin bir ifade ile kıyametin milâdî beş yüzde kopacağını söylemiştir. Kıyamet kopmadan önce de onların inancına göre (hâşâ) Rab İsa geri gelecektir. Bu beklenti olmadı, Hıristiyan âleminde hüsran yaşandı. Bundan sonra birinci bin yılda kıyametin kopacağı ve İsa'nın geleceği söylendi, bu da olmadı. Bundan sonra değişik miladi tarihler ve hedefler gösterildi hiçbiri olmadı. En son 2000 yılını söylemişlerdi, o da olmadı.
Hıristiyan "Fundamentalizm" ine göre, (hâşâ) Rab İsa geri gelecek ve Hıristiyanlar dünyaya hâkim olacak. Bunun için (hâşâ) Rab İsa'nın gelişi yaklaşmıştır ve bu sebeple ona zemin hazırlanmalıdır. Hıristiyan köktendincilerin inancına göre, kıyamet kopmadan önce, Ortadoğu'da büyük bir savaş olacak. Bu savaşta (hâşâ) Rab İsa gelecek, Hıristiyanlara yardım edecek, savaş kazanılacak, düşman yok edilecek, dünyada büyük bir saltanat kurulacak, sonra da kıyamet kopacak. Onlar bu savaşa "Armagedon Savaşı" demektedirler. ABD'nin bugün bütün plan ve projeleri bu savaş ve hâkimiyetin üzerine kurulmuştur.

Evanjelist ABD yöneticileri
dünyayı yakacak
ABD'deki köktendinciliğin, en önemli kolu ve gizli bir teşkilatı "Evanjelizm"dir. Başta ABD yöneticileri olmak üzere halkın da önemli bir kısmı Evanjelistir.
Evanjelizm'in ne olduğunu, ne ifade ettiğini anlamak için bu konuda bir kitap yazan İsmail Vural'a kulak verelim.
"Evanjelizm, sözlük anlamı yönünden, Kutsal Kitab'a yönelmek, dönmek anlamını taşır. "Evanjelizm" terimi, farklı protestan grupları tanımlamak için kullanılmaktadır. Kelimenin kaynağı Yunanca "iyi haber" veya genel olarak "asıl gerçek" anlamına gelen "evangelion"dan gelmektedir. Ayrıca "Hz. İsa'nın gerçek öğretisi" yerine de kullanılmaktadır.
İngilizce konuşulan dünyada, Kuzey Atlantik AngloSakson dinî geleneğini 18. ve 19. yüzyılda değiştiren ve farklılaştıran dinî hareketler ve mezhepleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bugün için Evanjelizm, Amerika'daki Hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir."
Evanjelizm özellikle, komünizmin sahne almasından sonra komünizme karşı bir kalkan olarak kullanılarak, gelişimine katkı sağlamıştır. Sonra ABD'de yaşanan ekonomik ve sosyal krizler de Evanjelizm'i gündemde tuttu ve taraftar toplamasını sağladı. Özellikle de 1950'li yıllardan sonra hızla gelişti ve ABD'de en aktif dinî grup durumuna geldi. Yetmişli yıllardan sonra iş başına gelen ABD başkanları Evanjelizm taraftarı ve mensubuydular. Aslında sadece yetmişli yıllardan sonrakiler değil bütün ABD başkanları dine yakındır, hepsi denilmese de büyük çoğunluğu Fundamentalist felsefeye bağlıdır. Bunun için birkaç örnek verecek olursak:
George Washington der ki: "Temelinde din olmayan iyi bir yönetim, varlığını sürdüremez."
Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçilmiş bulunan Jimy Carter, Ronald Reagan, George Bush ve Bill Clinton ve oğul Bush özellikle "Evangelicalism"in simgesi olan "Yeniden Hıristiyan Doğmak" sloganını başarıyla kullanmışlar ve hâlen de kullanıyorlar.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - Yahudilerin bekledigi Mesih: Mesih-i Deccal

Yahudilerin bekledigi Mesih: Mesih-i Deccal

Aslinda Mesih-i Deccal'in nasil birisi olacagini bu kitabin basindan bu yana inceliyoruz, denebilir. Yahudi kaynaklarindan topladigimiz bilgiler; sözkonusu Mesih'in dünya çapinda bir yahudi egemenligi kurmak için ortaya çikacagini; yahudilerin "üstün irk" gibi saplantilarini tasdik edip-kiskirtan irkçi bir lider olacagini; diger tüm dinleri egemenligi altinda almak ya da yok etmek için ugrasacagini; bir takim metafizik güçlere sahip ya da en azindan o görüntüyü verebilen bir tür büyücü, muhtemelen büyük bir Kabalaci olacagini göstermektedir.
Bu saydiklarimiz, gerçekten de bir deccal, yani bir saptirici oldugunu göstermektedir. Sayilan özelliklerin hepsi, inkara ait özelliklerdir. Eger sözkonusu Mesih gerçek bir kurtarici olsaydi, yahudileri irkçi inanislarindan vazgeçmeye, diger insanlarla baris içinde yasamaya ve en önemlisi Allah'in hükümlerine tabi olmaya çagirirdi. Ancak bu durumda da yahudiler onu tanimazlardi. Bunu rahatlikla söylememiz, Kuran'daki yahudilerle ilgili bazi ayetler nedeniyledir. Ayetler söyledir:

Andolsun, biz Israilogullarindan kesin söz almis (misak) ve onlara elçiler göndermistik. Onlara ne zaman nefislerinin hosuna gitmeyen bir seyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü yalanladilar, bir bölümünü de öldürdüler. (Maide, 70) Andolsun, biz Musa'ya kitabi verdik ve ardindan pespese elçiler gönderdik. Meryem oglu Isa'ya da apaçik belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoslanmayacagi bir seyle gelse, büyüklük taslayarak bir kisminiz onu yalanlayacak, bir kisminiz da onu öldürecek misiniz? (Bakara, 87)
Bu ayetler, kendilerini Allah'in yoluna davet eden ve dolayisiyla onlara nefslerinin hosuna gitmeyecek bir seyi teklif eden bir elçinin yahudi toplumundan asla kabul görmeyecegini bildiriyor. Yahudiler bu konuda o denli inatçidirlar ki, kendilerine gelen elçileri öldürmeye kalkmislardir. Kuran'da haber verilen bu karakterin bugün yok olduguna dair hiçbir isaret olmadigina göre sunu söyleyebiliriz: Yahudi toplumunun dini bir lidere genis çapta baglanmasinin tek yolu, o liderin onlara nefslerinin hosuna gidecek seyleri getirmesidir.

Ve Kuran'da nefs konusunda söyle denir: "... gerçekten nefis—Rabbimin kendisini esirgedigi disinda—var gücüyle kötülügü emredendir." (Yusuf, 53)
Bu durumda yahudilerin ahir zamanda ortaya çikacak olan Mesih'e baglanacak olmalarinin tek bir açiklamasi vardir. Bu Mesih, onlara nefslerinin hosuna giden seyleri, yani "kötülügü" emredecektir.
Önceki sayfalarda aktardigimiz bir bilgi bu noktada aydinlatici olabilir. Bu bölümün baslarinda Sabetay Sevi'nin sahte Mesihlik hareketine deginmistik. Bir Kabalaci olan ve Mesih'in gelisini beklemekten sikilan Sevi, kendisini Mesih ilan etmis ve asil Mesih'in yapacagi seyleri henüz 17. yüzyilin ortasinda—Mesih Plani'nin bitmesinden ikibuçuk asir önce—yapmaya çalismisti. Icraatlari arasinda yer alan "günahin kutsalligi" teorisi ise oldukça ilginçti. Sevi, "günah artik kutsaldir" diyerek yahudi dinindeki bir çok harami serbest birakmisti. Serbest birakilan, hatta tesvik edilen seyler arasinda "mumsöndü" denen ünlü sapik iliskinin yer aldigina da degindik.

Sabetay Sevi, ahir zamanda gelecek olan Mesih'in bir prototipi olduguna göre, sözkonusu Mesih de büyük olasilikla "günah kutsaldir" diyerek sapkinligi tesvik edecektir. Yahudiler nefislerine aykiri gelen peygamberleri tanimazken, nefsin tüm asiriliklarini kiskirtan bu tür bir Mesih'e kolaylikla tabi olacaklardir. Bu, sözkonusu Mesih'in gerçekte bir deccal olusunun da en iyi göstergesidir. Mesih-i Deccal, büyük olasilikla, Sevi'den daha da ileri boyutta bir "günahi kutsallastirma" akimi baslatarak, ahir zamanin fitneleri arasinda yer alan homoseksüellik, lezbiyenlik gibi sapkinliklari mesrulastiracak, yahudilerin Kuran'da da vurgulanan dünya hirslarini, kibirlerini, üstün irk saplantilarini daha da kistirtacaktir. Bu, yahudilerin ona baglanacak olmalarinin baslica nedenidir.

Kitabin basindan bu yana incelediklerimiz, ayrica, yahudilerin bekledigi Mesih'in olaganüstü bir takim yeteneklere sahip olacagini, Mesih'in bir tür büyücü oldugunu da gösteriyor. Yahudiler "seytanlarin uydurduklarina uyarak" Hz. Süleyman'i "büyücü" saydiklarina ve Mesih'in de onun bir prototipi olacagini düsündüklerine göre, Mesih'ten metafizik bir takim yetenekler bekliyor olmalilar. Gelecek Mesih'in Kabala'yla olan ilgisi de bunun bir baska göstergesidir. Çünkü kitabin Giris bölümünde de inceledigimiz gibi Kabala, metafizik yöntemlerle fiziksel dünyayi etkilemenin, yani büyünün sanatidir.

Yahudilerin bekledigi Mesih'in bu özelligine Islam kaynaklarinda da deginilir. Pek çok hadiste, ahir zamanda yahudiler arasinda çikacak olan Mesih-i Deccal'in (Saptirici Mesih) büyük fitne çikaracagi, insanlari büyü yolu ile kandirarak kendisine baglayacagi ve müslümanlara karsi da savasacagi haber verilir. Peygamberimiz, Deccal'in vasiflarini ve yöntemlerini sayarken yanindakilere söyle demistir:

Iste ben bunlari size anlatiyorum ki durumu iyi kavrayasiniz, onun tuzagina düsmeyesiniz, sizden sonrakilere de anlatasiniz, onlar da kendilerinden sonra geleceklere anlatsinlar diye. Çünkü onun fitnesi, fitnelerin en çetinidir. 52

Mesih-i Deccal, ahir zamanda zaten mevcut olan fitneyi daha da ileri boyutlara ulastiracak, insanlarin sapkinligini daha da artiracaktir. Bediüzzaman, ahir zamanda dinsiz felsefenin gelismesiyle birlikte büyük bir inkar dalgasi yayilacagini, herkesin küçük birer Nemrud haline gelecegini anlattiktan sonra Mesih-i Deccal'in konumunu söyle açiklar:

... Ve onlarin basina geçen en büyükleri, ispiritizma ve manyetizmanin hadisati nev'inden müdhis harikalara mazhar olan deccal ise daha ileri gidip, cebbarane suri hükümetini bir nevi rububiyet tasavvur edip uluhiyetini ilan eder. 53
Bediüzzaman, ahir zamanda küfrün basina geçecek olan deccalin ruhçuluk (muhtemelen cinlerle ilgili bir gizli bilgi) ve manyetizmayi kullanarak bir takim "müthis harikaliklar", yani insanlara etki eden olaganüstülükler gerçeklestirecegini ve bu yolla kendi uluhiyetini (ilahligini) ilan edecegini söylüyor. Pek çok hadiste Mesih-i Deccal'in sözkonusu büyücülük özelligi haber verilir. Buna göre, Mesih-i Deccal, kendisine bagli olan cinni seytanlari (kafir cinleri) kullanarak bir takim gözboyayici sözde mucizeler gerçeklestirecektir. Bunlarin arasinda ölülerin diriltilmis gibi gösterilmesi en çok haber verilenlerdendir.

Mesih-i Deccal ve Ölülerin Diriltilisi

Sik sik vurguladigimiz bir gerçek var: Yahudilerin asirlardir yolunu gözledikleri, Kabalacilar'in gelmesi için dev bir Plan yapip uyguladiklari yahudi Mesihi, Islam kaynaklarinda anlatilan Mesih-i Deccal'le ayni kisidir. Bu sonuca, hem iki portre arasindaki zamansal uyumdan hem de bu iki kisi hakkinda yahudi ve Islam kaynaklarinda verilen detaylarin birbirine tamamen uyuyor olmasindan variyoruz.
Yahudi kaynaklarinda Mesih'le ilgili verilen bilgilere kitap boyunca sik sik degindik. Tek bir cümleyle, yahudiler sözkonusu Mesih'in kendi uluslari için büyük bir kurtulus getirecegini, bir altinçag baslatacagini beklemektedirler. Ve yahudi ögretisinin irkçi özelligi sonucu, yahudi ulusunun kurtulusu, diger uluslarin batisini ya da en azindan tahakküm altina alinisini gerektirmektedir.

Ancak yahudi ögretisinde Mesih'le ilgili bir baska önemli inanis vardir ki, buna daha önce pek deginmedik. Bu, Mesih'le birlikte ölü yahudilerin dirilecegi ve "iyi" olanlarinin—yani yahudi kimligine ve irk bilincine yeterince sahip olanlarin—nerede gömülü olurlarsa olsunlar mezarlarindan kalkarak Vaadedilmis Topraklar'a dönüp "yeryüzü cenneti"nde yasayacaklari inancidir. Üçüncü bölümde yahudi dininde bildigimiz anlamda bir ahiret, cennet ve cehennem inanci olmadigini, aksine yahudi ögretisinin temelinde "yeryüzü cenneti" kavraminin yattigina deginmistik. Iste bu yeryüzü cenneti, inanisa göre, Mesih gelince kurulacak ve "iyi" yahudiler de Mesih sayesinde diriltilip sözkonusu "cennet"e dahil olacaklardir. Encyclopaedia Judaica, bu inanisi aktarirken, Mesih'le birlikte dirilis beklentisinin yahudi geleneginde son derece yaygin oldugunu, ancak dini otoritelerin bazi ayrintilarda (diaspora yahudilerinin dirildikten sonra nasil Filistin'e dönecekleri, giyinik olup olmayacaklari gibi) farkli görüsler öne sürdügünü bildiriyor. 54

Bu konudaki yahudi inanisi, Mesih'in gelmesiyle birlikte önce Kudüs'teki, özellikle de kutsal Zeytin Dagi'ndaki yahudilerin dirilecegini, ardindan Kutsal Topraklar'daki diger yahudilerin ve en son da diasporadakilerin dirilecegini öngörüyor. (Tüm Israil liderlerinin Zeytin Dagi'na gömülmesinin, Robert Maxwell gibi ünlü yahudilerin buraya gömülmek için vasiyette bulunmalarinin nedeni, bu dagin Mesih geldiginde yasanacagi umulan "dirilis"in ilk duragi olusudur).

Iste bu ölülerin diriltilisi inanci, yahudilerin bekledikleri Mesih ile Islam kaynaklarinda anlatilan Mesih-i Deccal'in ayni kisi oldugunun bir baska göstergesidir. Çünkü Islam kaynaklarinda, Mesih-i Deccal'in, Bediüzzaman'in dedigi gibi "ispiritizma ve manyetizma"nin etkisiyle, "ölüleri diriltme" sovlari yapacagi anlatilir. Hadislerde söylendigi gibi bunlar yalnizca birer ilüzyon, birer göz boyama olacaktir; ama yine de bu durum Mesih-i Deccal'in karizmasinin ve baglilarinin—ki bunlarin çogu yahudilerdir—ona olan inancinin artmasina yarayacaktir.

Ilgili kaynaklarda "Deccal'in adamlari olacak, bunlarin bir kismini öldürüp sonra diriltecek" deniyor.55 Ancak bu gerçek bir ölüm ve dolayisiyla gerçek bir diriltme degildir. Ayni kaynakta olay söyle açiklaniyor:

Onun öldürdükleri yanindaki seytanlar, yani cinlerdir. Onlari göz boyayicilik yapak öldürüyormus gibi görünür, hakikatte ise böyle bir sey yoktur... Cahilleri daha kolayca kandiracak... Çünkü cahillere gelip, istersen ölü babani ve anneni dirilteyim, diyecek. O da, evet göster, deyince yanindaki seytan adamin babasi sekline girecek ve, oglum ben senin babanim, bu adama uy, diyecek. 56
Deccal'in Alametleri ve Taberiye Gölünün Kurumasi
Önceki sayfalarda Mehdi'nin çikis alametlerini incelemis ve bu alametlerin günümüzde gerçeklestigini yazmistik. Benzer bir durum Mesih-i Deccal'in çikis alametleri için de geçerlidir. Islam kaynaklarinda aktarilan bu alametlerin en basta geleni, Deccal çikmadan önce yasanacak olan büyük bir kurakliktir. Deccal'in hemen öncesinde su kaynaklari kuruyacak, yagmur çok azalacak ve ekinleri helak eden büyük bir kuraklik yasanacaktir. Bu kurakligin yeri hakkinda da bilgi bulmak mümkündür: Bir hadise göre, Deccal'in çikisindan önce Taberiye Gölü'nün ve Zagor Pinari"nin suyunun çok azalacagini haber verilmistir. Bu iki kaynakta Ortadogu'dadir; Taberiye Israil ve Suriye sinirinda, Zagor Pinari ise Suriye içlerindedir. 57
Kisacasi sözkonusu hadiste Mesih-i Deccal öncesinde Ortadogu'da, özellikle de Suriye çevresinde büyük bir kuraklik yasanacagi haber verilmektedir. Bu kuskusuz son derece anlamlidir, çünkü bugün Ortadogu gerçekten de tarihindeki en büyük kuraklikla karsi karsiya. Özellikle de Suriye'nin büyük bir susuzluk tehlikesi içinde oldugu, hatta bu nedenle Türkiye'yle savasacagini öne süren senaryolar üretiliyor...

Deccal ve Global Yahudi Egemenligi

Hadislerde Mesih-i Deccal'in yahudi olusu ve ona baglananlarin çogunun yahudilerden olusmasina da dikkat çekilir. Bir hadiste açikça "Deccal yahudidir" denir. 58 Bir digerinde, "Deccal'in ekseriyette tabileri (ona uyanlar) yahudilerdir" haberi yer alir.59 Bir baska rivayette, yahudilerin Mesih-i Deccal'in etrafini sararak "kendisiyle Araplara karsi savasabilecegimiz kralimiz geldi" diye senlikler yapacagi anlatilir. 60
Hadislerde Mesih-i Deccal'e tabi olanlarin "çogunun" (hepsinin degil) yahudilerden olustugu söyleniyor. Bu durumda, Deccal'e baglanacak diger grubun hiristiyanlar arasindan çikacagini söyleyebiliriz. Önceki sayfalarda günümüz Protestanlarinin bir kisminin, özellikle Evanjeliklerin, yahudilerle ayni Mesih inanisina sahip olduklarini incelemistik. Mesih-i Deccal ortaya çikip da çesitli olaganüstülükler gösterdiginde—ki bunlarin arasinda Hz. Isa'nin mucizelerinden biri olan "ölüleri diriltme" basta gelmektedir—sözkonusu hiristiyanlar da Deccal'i Hz. Isa sanarak ona tabi olacaklardir. Bu durum, "judaizer" hiristiyanlarla yahudiler arasindaki kitabin basindan bu yana inceledigimiz ittifakin en yüksek asamasi olacaktir. Ayrica sözkonusu Mesih-i Deccal'in Süleyman Tapinagi'ni ideolojilerinin temeline yerlestirmis olan Tapinakçi/masonlardan da büyük bir destek görecegine kusku yoktur.

Dolayisiyla Mesih-i Deccal, arkasinda en basta kendi kavmi olan yahudileri ve ikinci asamada da yahudilerin geleneksel müttefiki olan iki gücü—yahudi sempatizani hiristiyanlar ve Tapinakçi gelenegi koruyan masonluk—alarak, büyük bir güce ulasacaktir. Yahudi önde gelenlerinin asirlardir süren Mesih Plani boyunca olusturduklari tüm maddi güç, Mesih-i Deccal'in emrine verilecektir. Bu noktadan hareketle, yahudi önde gelenlerince denetim altinda tutulan ABD'nin ve daha az oranda da olsa diger Batili güçlerin Mesih'e destek olacagini söyleyebiliriz. Baskan Reagan'in Armagedon hesaplari bunun bir göstergesidir.

Mesih-i Deccal'in "günahin kutsalligi" doktrini de arkasindaki gücü büyütecektir. Tüm bu gücü arkasina alan Deccal, yahudilerin asirlardir hayalini kurduklari hiyerarsik dünya düzenini tam ve kesin olarak kurmaya yeltenecektir. (Hiyerarsinin tepesinde yahudiler yer alir, daha altta "müttefikleri", en altta ise öteki dünya halklari vardir, bkz. 11, bölüm). Bu arada Mesih'in Ortadogu'da büyük bir isgal baslatacagini, Israillilerin onyillardir klasik böl ve yönet (divide et impera) yöntemine hazir hale getirdikleri bu cografyayi Israil egemenligi altina almak için harekete geçecegini söyleyebiliriz.

Mesih-i Deccal'in uygulayacagi bu "global yahudi egemenligi" projesinin en büyük düsmani da o siralar Mehdi'nin bayragi altinda birlesecek olan Islam dünyasi olduguna göre, Mesih-i Deccal asil olarak bu düsmanla karsi karsiya gelecektir. Ancak ahir zamanda olusacak bu büyük kutuplasmanin bir sonuca varmasi için, ilahi kadere bir baska önemli kisinin daha dahil olmasi gerekmektedir. Çünkü Mehdi, Mesih-i Deccal'i ve onun büyük ordularini tek basina yenemez. Bediüzzaman söyle demektedir:

Sihir ve manyetizma ve ispiritizma gibi istidraci (saptirici) harikaliklariyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden (boyundurugu altina alan) o dehsetli Deccal'i öldürebilecek, meslegini degistirebilecek; ancak harika ve mucizatli (mucizelere sahip) ve umumun makbulü bir zat olabilir ki; o zat, en ziyade alakadar ve ekser insanlarin (çok sayida insanin) peygamberi olan Hazret-i Isa Aleyhisselam'dir.

Hz Isa'nin Yeryüzüne Dönüsü

Ahir zamanin en büyük bir kaç olayindan biri, kuskusuz Hz. Isa'nin (a.s.) yeryüzüne inmesidir. Bu, pek çok sahih (güvenilir) hadiste haber verilen bir vaattir. Hadislerin bildirdigine göre, ölmemis bir halde göge yükseltilen Hz. Isa, ahir zamanda yeryüzüne inecek, Mehdi ile birlesecek ve onunla beraber Mesih-i Deccal'e karsi savasip onu maglup edip öldürecektir. Bediüzzaman'in dedigi gibi pek çok istidraci (saptirici) harikaliklara, olaganüstü yeteneklere sahip olan Mesih-i Deccal'i maglup edebilecek olan yegane insan, büyük mucizelerin sahibi olan gerçek Mesih Hz. Isa'dir.
Hz. Isa'nin dönüsü konusunda, Kuran'da da oldukça belirgin isaretler vardir. Hz. Isa ile ilgili bazi ayetler, onun ahir zamandaki dönüsüyle ilgili çok önemli ipuçlari verir. Bunlari söyle siralayabiliriz:

1- Nisa Suresi'nde Hz. Isa'dan sözedilirken söyle denir:

(Bir de) Inkara sapmalari ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri ve: "Biz, Allah'in Resulü Meryem oglu Mesih Isa'yi gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (Israilogullarini lanetledik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadilar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkinda anlasmazliga düsenler, kesin bir süphe içindedirler. Onlarin bir zanna uymaktan baska buna iliskin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayir; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa, 156-158)

Ayetlerde birbiri ardina çok önemli bilgiler verilmektedir. Öncelikle; Yahudilerin kiskirtmalari sonucunda Romalilar tarafindan çarmiha gerilen kisi, hiristiyan ve yahudilerin sandiklarinin aksine, Hz. Isa degildir. Romalilar ve onlari kiskirtan yahudiler Hz. Isa'yi hedeflemisler ve Allah da onlara onu astiklarini göstermistir, oysa gerçek bambaskadir. Allah bir baskasini—hadislere göre Hz. Isa'yi gammazlayan Yuda Iskaryot'u—onlara Isa gibi göstermis, onlar da bu kisiyi çarmiha germislerdir. Hz. Isa ise öldürülmemis ve canli olarak Allah katina yükseltilmistir.

Bu noktada Hz. Isa'nin Allah tarafindan "vefat ettirildigi"ni haber veren Ali Imran 55 ve Maide 117'i üzerinde durmak gerekir. Ali Imran 55'te vefat ettirme söyle kullanilmaktadir: "Allah demisti ki: ' Ey Isa, ben seni vefat ettirecegim ve kendime yükseltecegim..." Maide 116-117 ise söyledir:

Allah: "Ey Meryem oglu Isa, insanlara, beni ve anneni Allah'i birakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediginde: "Seni tenzih ederim, hakkim olmayan bir sözü söylemek bana yakismaz. Eger bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmissindir. Sen bende olani bilirsin ama ben Sen'de olani bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin disinda hiçbir seyi söylemedim. (O da suydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onlarin içinde kaldigim sürece, ben onlarin üzerinde bir sahidim. Benim (dünya) hayatima son verdiginde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen her seyin üzerine sahit olansin."
Bu ayetlere bakilarak Hz. Isa'nin öldügü ve bir daha da yeryüzüne dönmeyecegi düsünülebilir. Oysa durum böyle degildir. Çünkü "vefat ettirmek", Kuran'daki kullanilisiyla, bildigimiz biyolojik ölüm anlamina gelmemektedir. Iki farkli ayette "vefat ettirmek", uyutmakla ayni anlamdadir:

Allah, ölecekleri zaman canlarini alir; ölmeyeni de uykusunda. Böylece, kendisi hakkinda ölüm karari verilmis olani(n ruhunu) tutar, öbürsünü ise adi konulmus bir ecele kadar saliverir. Süphesiz bunda, düsünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardir. (Zuhruf, 42)
Bu ayette ölüm için "mevt" ifadesi kullanilmaktadir. "Vefat ettirmek" (yeteveffa) ise kesin bir ölüm degildir; insanlar uyuduklarinda da vefat ettirilmis olurlar. "Sizi geceleyin öldüren ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte olduklarinizi' bilen, sonra adi konulmus ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur" (En'am, 60) ayetinde de vefat ettirme (yeteveffa) fiili ayni anlamda kullanilir.
Buradan su sonuca varabiliriz: Kuran'da "vefat ettirme" ifadesi, biyolojik ölüm için degil, ruhun Allah katinda çekilerek bedenin de uyku haline girmesi durumu için de kullanilmaktadir. Bu durum, muhtemelen Hz. Isa için de geçerlidir: Ruhu Allah katina alinmis, bedeni de bir uyku hali içindedir. Ahir zamanda ise insanin günlük uykusundan uyanmasi gibi Ashab-i Kehf'e benzer bir biçimde, yeryüzüne dönecektir. En dogrusunu Allah bilir.

2- Az önce Hz. Isa'nin aslinda çarmiha gerilmedigini haber veren ayetleri (Nisa, 156-158) aktarmistik. Hz. Isa'nin çarmiha gerilmekten kurtarilmis olmasi, yahudilerin ona karsi kurduklari tuzagin Allah tarafindan bozulmus oldugu anlamina gelir. Ancak bu tek basina yeterli degildir, çünkü ayetlerde bir de karsi-tuzaktan söz edilmektedir:

Nitekim Isa, onlarda (Israilogullarinda) inkâri sezince, dedi ki: "Allah için bana yardim edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'in yardimcilari biziz; biz Allah'a inandik, bizim gerçekten müslümanlar oldugumuza sahit ol" dediler. "Rabbimiz, biz indirdigine inandik ve elçiye uyduk. Böylece bizi sahitlerle beraber yaz." Onlar (Isa'ya tuzak kuran yahudiler) bir düzen kurdular. Allah da (buna karsilik) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucularin en hayirlisidir. (Ali Imran, 52-54)
Allah'in yahudiler tarafindan Hz. Isa'ya kurulan tuzaga karsi bir karsi-tuzak kurmasinin en iyi açiklamasi, ahir zamanda Hz. Isa'nin yeniden yeryüzüne inerek yahudilerin tabi oldugu sahte Mesih'i öldürmesidir. Eger bu olmasa, yahudilerin Hz. Isa'ya kurdugu tuzak bozulmus ama bir karsi-tuzak kurulamamis olurdu. En dogrusunu Allah bilir.
3- Hz. Isa ile ilgili diger bazi ayetler onun ikinci kez yeryüzüne inecegine dair açik isaretler tasimaktadir. Ali Imran 35 bunlarin basinda gelir:

Hani Allah, Isa'ya demisti ki: "Ey Isa, dogrusu senin hayatina Ben son verecegim, seni Kendime yükseltecegim, seni inkar edenlerden temizleyecegim ve sana uyanlari kiyamete kadar inkara sapanlarin üstüne geçirecegim. Sonra dönüsünüz yalnizca Banadir, hakkinda anlasmazliga düstügünüz seyde aranizda Ben hükmedecegim.
Ayetteki "sana uyanlari kiyamete kadar inkâra sapanlarin üstüne geçirecegim" ifadesi üzerinde düsünelim. Hz. Isa hayatta iken ona uyanlarin sayisi onikiydi ve büyük baskilar altina alindilar. Sonraki iki yüzyil boyunca da Hz. Isa'ya iman eden müslümanlar (Iseviler) büyük baskilar altinda yasadilar; hiçbir siyasi güce sahip degildiler. Sonra ise zaten Hiristiyanlik dejenere oldu, Hz. Isa'nin "Allah'in oglu" oldugu seklindeki sapik inanç benimsendi ve teslis (üçleme; Baba-Ogul-Kutsal Ruh) kabul edildi. Teslisin kabul edilisinden sonraki hiristiyanlari " Isa'ya uyanlar olarak kabul edemeyiz, çünkü "andolsun, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler küfre düsmüstür. Oysa tek bir ilahtan baska ilah yoktur" (Maide, 73) hükmüne göre, teslisi kabul edenler küfür içindedirler.
Bu durumda "sana uyanlari kiyamete kadar inkara sapanlarin üstüne geçirecegim" ifadesi açik bir isaret tasimaktadir; Hz. Isa'ya ahir zamandaki dönüsü sirasinda tabi olanlarin kiyamete kadar kafirlere üstün kilinmasi. Nitekim hadisler de bu yöndedir. Rivayetlere göre, Hz. Isa ve Mehdi birlikte Mesih-i Deccal'i maglup ettikten sonra tüm dünyayi kapsayan bir Islam egemenligi kurulacak ve bu durum, kiyamete yakin imanin yeniden dejenere olusuna kadar sürecektir. En dogrusunu Allah bilir.

4- Hz. Isa'nin ikinci gelisi ile mutabik gözüken bir diger ayet ise Nisa 159'dur: "Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kiyamet günü, o da onlarin üzerine sahit olacaktir."

Ayette "ölmeden önce" ifadesi ile Hz. Isa'nin kastedildigi açiktir. Çünkü Kitap ehlinden herkesin, yahudiler dahil, ölmeden önce Hz. Isa'ya inanacak olmalari düsünülemez. Kitap ehli olan yahudiler, 2000 yildir onu tanimamaktadirlar. Aslinda teslisi kabul eden hiristiyanlarin da gerçekte Hz. Isa'ya inandiklarini söyleyemeyiz; onlar Hz. Isa'nin teblig ettigi tevhid dinine degil, dejenere edilmis bir sirk dinine baglidirlar.

Bu durumda, Hz. Isa'nin ölümünden önce tüm kitap ehlinin ona iman edecegini bildiren bu ayet, ahir zamana yönelik açik bir isaret tasimaktadir. Çünkü Hz. Isa Allah katina yükseltilmeden önce, ona yalnizca havariler inanmisti; yahudiler, yani tüm bir Kitap ehli onu inkar etmislerdi. Bu durumda ayetin isareti ile su sonuca varabiliriz: Hz. Isa ahir zamanda yeryüzüne inecek ve bu kez tüm kitap ehli ona iman edecektir. Nitekim hadislerde anlatilanlar da bu yöndedir. Rivayetlere göre, Hz. Isa'nin Mesih-i Deccal'i öldürmesinin ardindan hiristiyanlar ve hayatta kalan yahudiler ona inanacak ve tüm yeryüzü huzur içinde bir altinçag yasayacaktir. Bu durum Hz. Isa'nin ölümüne dek sürecek, ölümünden bir süre sonra yeni bir dejenerasyon baslayacak ve en sonunda kiyamet gerçeklesecektir. En dogrusunu Allah bilir.

5- Hz. Isa'nin ahir zamanda yeniden gelecegine isaret eden bir diger ayet, Zuhruf 61'dir. Ard arda Hz. Isa'dan söz eden ayetlerden sonra söyle denir: "Süphesiz o, kiyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kiyametten) yana hiçbir kuskuya kapilmayin ve bana uyun. Dosdogru yol budur." Ayetin önce ve sonrasindan anlasildigi üzere, "o" zamiri Hz. Isa'yi ifade etmektedir. Bu durumda bu ayetin Hz. Isa'nin ahir zamanda yeryüzüne dönüsüne açik bir isaret tasidigini söyleyebiliriz. Çünkü Hz. Isa, Kuran'in indirilisinden 6 asir önce yasamistir. Dolayisiyla Hz. Isa'nin bu ilk hayatini "kiyamet için bir bilgi", yani bir kiyamet alameti olarak anlarsak, ayetin isaret ettigi anlami kavrayamamis olabiliriz. Ayetin isaret ettigi anlam, Hz. Isa'nin, ahir zamanda, yani kiyametten önceki son zaman diliminde yeniden yeryüzüne dönecegi ve bunun da bir kiyamet alameti olacagidir. En dogrusunu Allah bilir.

6- Hz. Isa'nin ikinci gelisi ile mutabik gözüken bir baska ayet ise Ali Imran 48'dir. (Ayet, anlasilabilmesi için asagida 45. ayetten itibaren alinmistir)

Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, dogrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adi Meryem oglu Isa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygindir' ve (Allah'a) yakin kilinanlardandir. Besikte de, yetiskinliginde de insanlarla konusacaktir. Ve O salihlerdendir. "Rabbim, bana bir beser dokunmamisken, nasil bir çocugum olabilir?" dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratir. Bir isin olmasina karar verirse, yalnizca ona "ol" der, o da hemen oluverir. Ona kitabi, hikmeti, Tevrati ve Incili ögretecek."
Ayette, Allah'in Hz. Isa'ya Tevrat'i, Incil'i ve bir de "Kitabi" ögretecegi haber veriliyor. Bu kitabin hangi kitap oldugu kuskusuz önemlidir. Ayni ifade, Maide 110'da da kullanilmaktadir:

Allah, elçileri toplayacagi gün, söyle diyecek: "Size verilen cevap nedir?" Onlar da: "Bizim bilgimiz yoktur; süphesiz görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen." Allah söyle diyecek: "Ey Meryemoglu Isa, sana ve annene olan nimetimi hatirla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, besikte iken de, yetiskin iken de insanlarla konusuyordun. Sana kitabi, hikmeti, Tevrat'i ve Incil'i ögrettim..." (Ali Imran, 109-110)
Tevrat ve Incil disinda tek bir ilahi kitap vardir; Kuran (Hz. Davud'a verilen Zebur da Eski Ahit'in içindedir). Nitekim Ali Imran 3'te de "Kitap" kelimesi, Incil ve Tevrat'in yaninda Kuran'i ifade etmek için kullanilmistir: "Allah... O'ndan baska ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O, sana Kitabi Hak ve kendinden öncekileri dogrulayici olarak indirdi. O, Tevrat'i ve Incil'i de indirmisti." (Ali Imran, 2-3)
Bu durumda Hz. Isa'ya ögretilecek olan üçüncü "Kitab"in Kuran oldugunu ve bunun da ancak Hz. Isa'nin ahir zamanda dünyaya dönüsü zamaninda mümkün olabilecegini düsünebiliriz. Kuskusuz en dogrusunu Allah bilir.

Tüm bunlarin yaninda "süphesiz, Allah katinda Isa'nin durumu, Adem'in durumu gibidir..." (Ali Imran, 59) ayeti de Hz. Isa'nin dönüsüne isaret ediyor olabilir. Tefsirciler genellikle bu ayetin her iki peygamberin de babasiz olma özelligine dikkat çektigini söylemislerdir. Ancak ayetin bir ikinci isareti daha olabilir. Bu, Hz. Isa'nin da ahir zamanda, Hz. Adem gibi Allah katindan yeryüzüne indirilecek olacagina isaret ediyor olabilir. En dogrusunu Allah bilir.

Bazi müslümanlar Hz. Isa'nin ahir zamanda dönmeyecegi konusunda israr ediyorlar. Ancak üstte saydigimiz bütün bu ayetler üzerinde ciddi bir sekilde düsünülmesi gerekir. Acaba neden Kuran'da baska hiçbir peygamber için bu tür ifadeler kullanilmamistir? Acaba neden baska hiçbir peygamber "kiyamet için bilgi" degildir? Neden baska hiçbir peygamber ile ilgili ayetler, onun ikinci bir hayati olmasi gerektigi gibi bir anlam ortaya çikarmamaktadir.

Hz. Isa'nin yeryüzüne dönüsü ve Mehdi gibi iki önemli konunun Kuran'da açikça anlatilmamis, yalnizca isaret edilmis olmalarinda da önemli bir hikmet vardir. Öncelikle, bu iki konunun da imani bir konu olmadigini söyleyebiliriz. Bu durum, ümmetin yalanci Mehdi ve Isa'lardan korunmasina da yardimci olur. Eger bu iki konu da Kuran'da geçseydi, bu dogrudan imani bir konu olacak, bir insanin Mehdi ya da Isa oldugunu tanimak farz olacakti. Bu tarihte örnegi sik görülen sahte Mehdilik hareketleriyle karsilasan müslümanlari daha da zor bir durumda birakirdi. Oysa Mehdi ve Isa, Bediüzzaman'in dedigi gibi "imanin nuruyla" taninacaktir.

Peygamberimizin bir sözü söyledir:

Hayatim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oglu (Isa)nin adil bir hakim olarak içinize inmesi muhakkak yakindir. O salibi (haçi) kiracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldiracaktir. Mal o kadar çogalip tasacaktir ki, hiç kimse kabul etmez olacaktir. 62
Hz. Isa'nin "haçi kirmasi ve domuzu öldürmesi", Hiristiyanligi sapkin ögelerinden kurtararak orjinal haline döndürmesini ifade eder. Bunun ardindan, Mesih-i Deccal'i Hz. Isa sanarak ona tabi olmus pek çok hiristiyan gerçegi görerek Hz. Isa'ya tabi olacak, yani Islam'i kabul edecektir. Ahir zamanin bu asamasinda, Mehdi ve Hz. Isa'nin liderligindeki Islam dünyasi, hiristiyanlarin önemli bölümünün de katilmasiyla güçlenecektir. Nitekim Bediüzzaman da gelecek Mehdi'nin yapacagi isleri anlatirken "hilafet-i Islamiyeyi Ittihad-i Islama bina ederek Isevi ruhanileriyle ittifak edip dini-Islama hizmet" edeceginden söz eder. 63
Hz. Isa'nin yeryüzüne inisi ve Hiristiyanlarin çogunun da hidayetine araci olusunun ardindan, Mesih-i Deccal, yegane sadik kavmi olan yahudilerle birlikte Islam'in önündeki tek düsman olarak kalacaktir. Bu asama, ahir zamanin son büyük çatismasi olan Armagedon'un basladigi asamadir.

Armagedon!...

Yahudi ve Hiristiyan kaynaklarinda Armagedon, Islam kaynaklarinda ise Melaheme-i Uzma olarak adlandirilan büyük savas, ahir zamanda Mehdi ve Hz. Isa önderligindeki müslümanlar ile Mesih-i Deccal önderligindeki yahudiler arasinda yasanacaktir.
Aslinda bugün Anti-Islami Enternasyonal'in dünya müslümanlarina karsi giristigi savasin Armagedon'un bir ön safhasi oldugunu düsünebiliriz. Israil tarafindan yönetilen bu Enternasyonal'in varligini ve yapisini 12. bölümde incelemistik. Israilliler, büyük olasilikla, Mesih geldiginde müslümanlarla savasacaklarini bilmektedirler ve bugün dünyanin dört bir yanindaki anti-Islam güçleri örgütleyip-kiskirtiyor olmalarinin bir açiklamasi da bu uzun vadeli hesaptir. Baskan Reagan bile Israil'in Armagedon için silahlandirilmasi gerektigine inandigina göre, Israillilerin kendilerini bu savasa hazirlamalari ve dolayisiyla simdiden düsmani zayiflatmaya ugrasmalari son derece normaldir.

Bu noktada, Israil'in sürekli genislettigi nükleer kapasitesi "Armagedon'a hazirlik" açisindan oldukça anlamli. Bunun yaninda bir de Israillilerin son yillarda müslümanlarin nükleer güce ulasmalarini engellemek için büyük bir çaba sarfediyor olmalari da oldukça dikkat çekici. Bati basininda sik sik yer alan "Islami Bomba Tehlikesi" propagandasi, bilindigi gibi asil olarak yahudi lobisi kaynaklidir. Israil Pakistan'in atom bombasi elde etmemesi için çok ugrasmisti. Bunu basaramayinca da ABD'yi Pakistan'i "terörist ülke" ilan etmeye ikna için çalismaya basladi. Son bir kaç yilda Iran'in nükleer silah üretme çabasina da en büyük tepki bilindigi gibi Israil ve onun Amerikali uzantilarindan gelmektedir. Kisacasi Yahudi Devleti, kendi nükleer gücünü sürekli büyütürken, herhangi bir müslüman ülkenin, özellikle de müslümanlar tarafindan yönetilen bir müslüman ülkenin kesinlikle nükleer güç elde edememesi için çalismaktadir. Burada bir Armagedon hazirligi sezinlemek oldukça mantiklidir.

Günümüzün siyasi ve sosyolojik göstergelerinin isaret ettigi bu büyük savas, Islam kaynaklarinda da haber verilir. Sahih hadis kaynaklarinin çogunda, ahir zamanda müslümanlar ile yahudiler arasinda geçecek olan büyük bir savasa deginilmektedir. Anlatilanlara göre savas müslümanlar tarafindan kazanilacak, yahudiler büyük bir bozguna ugrayacak ve savasa katilan yahudilerin büyük kismi öldürülecektir.

Tirmizi'de yer alan bir hadis söyledir: "Yahudiler size karsi savasacaklar ve siz onlarin basina musallat edileceksiniz. Hatta tas bile 'Ey müslüman, su arkamdaki yahudidir, onu öldür!' diyecektir."

En önemli iki hadis kaynagi olan Müslim ve Buhari'nin her ikisinde birden yer alan bir diger hadiste ise söyle denir: "Siz yahudilerle harbetmedikçe kiyamet kopmaz. Hatta taslar bile arkasindaki yahudiyi, 'Ey müslüman, su benim arkamdaki yahudidir, onu öldür!' diye haber verecektir."

Hadisler, müslümanlarin savasi kazanacaklarini ve daha ötesi, karsi tarafi gizlendikleri yerlerden tek tek bulup çikararak öldürecegini haber veriyor. (Elbette, bu durum savasa katilmamis olan sivil yahudilerin öldürülecegi anlaminda degildir. Sözkonusu olay, savasin içinde, dolayisiyla cephedeki ordular arasinda geçecek bir olaydir).

Acaba bu büyük ve kanli savasin yeri neresi olacak? Hadisler bize bu konuda da açik bir adres gösteriyorlar: Ortadogu. Savasin bitimi de bugünkü Israil topraklarinda olacaktir (yahudiler yenilecegine göre, bu son derece makuldur). Yahudilerin liderliginin Mesih-i Deccal tarafindan yürütülecegini söylemistik. Bir hadise göre, Mesih-i Deccal, Hz. Isa tarafindan "Lud kapisi yaninda" yakalanip öldürülecektir. 64 "Lud kapisi", Lud Gölü'nün (Ölü Deniz) yakininda ve dolayisiyla bugün Israil isgali altindaki topraklarda yer alan bir bölgedir.

Mesih Deccal Lud Gölü civarinda yakalanip öldürülecek ve dolayisiyla yahudi ordusu bozguna ugratilacaksa, biraz daha ilerleyip Kudüs'ü almak müslümanlar için zor olmayacak demektir. Nitekim hadisler de böyle söylüyorlar. Tirmizi'de yer alan bir diger hadis söyledir: "Horasan'dan siyah sancaklar çikacak, hiçbir kuvvet onlari önleyemeyecek ve neticede bayraklari, Iliya'da (Kudüs'te) dikilecektir."

Kudüs'ü ele geçirecek olan bu birlikler ise bir baska hadise göre, Mehdi ordusunun birlikleridir: "Yasi küçük, sakali hafif ve sarisin bir genç çikar, Mehdi'nin bayragini tasir ve karsisina daglar bile çiksa onlari ezerek Ilya'ya (Kudüs) kadar ulasir."

Bu hadislerin toplamindan elde ettigimiz sonuç, Mesih-i Deccal'in Hz. Isa tarafindan öldürülmesinin ardindan, Mehdi komutasindaki Islam ordularinin Kudüs'e kadar varacagi ve kendileriyle savasan yahudileri teker teker bulup öldürecekleridir.

Kudüs'e giren düsman kuvvetler tarafindan yahudilerin birer birer aranip yakalanmasi... Bu tablo size bir yerden tanidik geldi mi?

Ve Yeni Seküler Düzen'in Sonu
Bu kitabin hemen basinda Kuran'in yahudilerle ilgili ayetlerini incelerken, bir grup ayetin çok önemli ve bir bilgi verdigini vurgulamistik. Isra Suresi'nin hemen basinda yer alan bu ayetler, yahudilerin yeryüzünde iki kez büyük bir bozgunculuk çikaracaklarini, ancak her ikisinin sonunda da Allah tarafindan üzerlerine gönderilen güçlü bir topluluk tarafindan cezalandirilacaklarini haber veriyordu. Bu iki büyük bozgunculuktan birincisinin yahudilerin Hz. Isa'yi öldürtmeye kalkmalariyla doruga vardigini ve Romalilarin Kudüs'ü yerle bir edip ve direnen yahudilerin çogunu "sokaklarin arasina girip arayarak" öldürdüklerini yazmistik. Ikinci büyük bozgunculuk ise yahudilerin Mesih Plani'ni tasarlamalari ile basladi, tüm bu kitap boyunca inceledigimiz gibi gelisti ve içinde bulundugumuz çagda zirveye ulasti. Ve bu ikinci bozgunculuk da, ayetin ifadesine göre, büyük bir cezalandirma ile sonuçlanacaktir.
Isra Suresi'nin basindaki sözkonusu ayetlerde söyle denir:

Kitapta Israilogullarina su hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çikaracaksiniz ve muhakkak büyük bir kibirlenis-yükselisle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-vaad geldigi zaman, oldukça zorlu olan kullarimizi üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarina kadar girip arastirdilar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karsi size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardim ettik ve topluluk olarak sizi sayica çok kildik. Eger iyilik ederseniz kendinize iyilik etmis olursunuz ve eger kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaat geldigi zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadagin edip mahvetsinler.' Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuga) dönerseniz biz de (sizi asagilik kilmaya ve cezalandirmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kusatma yeri kildik. (Isra, 4-
Kitap boyunca hep bu ikinci bozgunculugun çagimiza mutabik oldugunun delillerini inceledik. Ancak görüldügü gibi bu bozgunculugun bir de karsiligi vardir ve bu karsilik yahudiler açisindan hiç olumlu degildir. Üstteki ayete göre, ikinci bozgunculugun sonucunda, "Allah'in zorlu kullari" Kudüs'e girecek, Tapinak'i dagitacak ve sokaklarin arasina kadar girip yahudileri arastiracaklardir.
Bu isi ilk kez yapanlar "zorlu kullar" Romalilar'di (Allah'in kulu olmak için müslüman olmaya gerek yoktur; kafirler de, bilincinde olmamalarina karsin, Allah'in kuludurlar). Ikinci kez yapanlar ise hem bugünün siyasi tablosundan, hem de az önce aktardigimiz hadislerden anladigimiza göre, müslümanlar olacaktir. Mehdi ve ordusunun Kudüs'e ulasacagini ve düsman yahudileri köse-bucak arayacaklarini haber veren az önceki hadislerde anlatilan olay, Isra 7-8'de haber verilen fetihle ayni olaydir. En dogrusunu Allah bilir. Ayni, ahir zaman fitnesinin yahudilerin yeryüzünde çikardigi büyük bozgunculuk, yani Yeni Seküler Düzen (Novus Ordo Seclorum)la ayni sey olusu gibi...

Kimileri tüm bu anlattiklarimizi biraz "fantastik" bulabilir, yakin gelecekte bu tür olaylar yasanacagina inanmakta zorlanabilirler. Bu tür bir kusku, ya da inanmayis, tüm bu anlattiklarimizi yanlis bir bakis açisindan, yanlis bir zihin yapisindan degerlendirmenin sonucudur. Her olayi oldugu gibi bu kitabin basindan bu yana inceledigimiz olaylari da ancak Kuran'in verdigi zihin yapisiyla degerlendirirsek dogruyu yakalayabiliriz.

Bu zihin yapisi, tüm olaylarin, tüm tarihin ilahi kadere göre isledigi sirrini farketmekle kazanilir. Dikkat edilirse, tüm bu kitap boyunca tefsir etmeye çalistigimiz Isra Suresi'nin basindaki yahudilerle ilgili ayetler, "Kitapta Israilogullarina su hükmü verdik..." ifadesiyle baslamaktadir. Yani tüm bu olaylar, Allah'in yahudilere böyle bir kader tespit etmesinin bir sonucudur. Mesih Plani, Allah öyle diledigi için baslamis ve devam etmistir. Bu Plani uygulayan yahudiler, Allah onlara öyle bir güç verdigi için bunu yapabilmislerdir.

Ancak Allah'in dilemesi ile Plan islemis, Allah'in dilemesi ile Yeni Seküler Düzen kurulmustur. Çünkü Israilogullarina Kitapta bu hüküm verilmistir. Madem verilmistir, gerçege dönüsmek zorundadir. Dönüsmüstür de...

Kitap boyunca Yeni Seküler Düzen'in, Kuran'da sik sik vurgulanan "hileli-düzen" kavraminin bir örnegi olduguna degindik. Düzen'i kuran müstekbirler (yahudi önde gelenleri ve onlarin basta masonlar olmak üzere müttefikleri), kendi bencil tutkulari için—iktidar hirslari, irkçi saplantilari, ekonomik çikarlari gibi—insanlari dinden koparmis ve onlari ahirette "siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah'i inkar etmemizi ve O'na esler kosmamizi bize emrediyordunuz" (Sebe, 33) diyen müstazaflarin konumlarina sokmuslardir. Yeni Seküler Düzen, Kuran'in tanimladigi hileli-düzenlerin ideal bir örnegidir.

Ancak az önce sözünü ettigimiz hassas nokta tam da buradadir. Bir ayette söyle denir: "Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuslardi; fakat düzen kuruculugun tümü Allah'a aittir." (Rad, 42)

Madem düzen kuruculugun tümü Allah'a aittir, Yeni Seküler Düzen'i de kuran, batinda (gizlide) O'dur. Bu, Israilogullarina Kitapta verdigi bir hükmün sonucudur. Ve madem bu düzeni O kurmustur, bunun karsi-düzenini kuran da yine Kendisi'dir. Ibrahim 46'da dendigi gibi; " gerçek su ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onlarin düzenleri, daglari yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katinda onlara hazirlanmis düzen vardir."

Düzen'e karsi, rahmani bir karsi-düzen; ahir zaman fitnesine karsi, ahir zaman Islam egemenligi vardir. Bu Allah'a göre güç degildir. O dilerse, yakinda Yeni Seküler Düzen'in yikildigini ve yerine rahmani bir düzenin kuruldugunu birlikte görecegiz. Gecenin sabaha yakin oldugu gibi zirvede olan Yeni Seküler Düzen de sözkonusu düzene o kadar yakindir.

Kuskusuz herseyin en dogrusunu Allah bilir.


Alıntıdır

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEĞİLDİR ALLAH'IN PEYGAMBERİDİR

Kategori: Hristiyanlik

HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEĞİLDİR ALLAH'IN PEYGAMBERİDİR
 
Dünyanın en büyük iki İlahi dini olan İslam ve Hıristiyanlığın pek çok inançları ortaktır. Hıristiyanlar da biz Müslümanlar gibi Allah'ın mutlak varlığına, ezeli ve ebedi olduğuna, tüm kainatı yoktan yarattığına ve tüm maddeye sonsuz kudretiyle hakim olduğuna inanmaktadırlar. Müslümanların ve Hıristiyanların karşı çıktıkları fikri yanılgılar da ortaktır. Ateizme, dinsizliğe, ırkçılığa, faşizme ve ahlaki dejenerasyona karşı yaptıkları fikri mücadeleleri ya da Allah'ın varlığını tebliğ etme konusundaki çabaları büyük benzerlik göstermektedir. Ortak hedefleri, tüm insanların Allah'ı tanıyacakları, barış, hoşgörü ve huzur içinde yaşayacakları adalet dolu bir dünya oluşturmaktır. Her iki dinin inananları da Allah korkusu ve Allah sevgisiyle hareket etmekte, Allah'ın elçilerinin yolundan gitmekte ve O'nun vahyine uymaktadırlar.

Hıristiyanlarla Müslümanlar ahlaki değerler açısından da çok büyük bir uyum içindedirler. Sadece kendi çıkarlarını düşünen, sevgisiz, acımasız, bencil, çıkarcı ve dürüstlükten uzak bir insan modeli, Müslümanlar gibi Hıristiyanların da savundukları din ahlakına ters düşmektedir. Hıristiyanlar da sevginin, dürüstlüğün, merhametin, fedakarlığın, adaletin, tevazunun ve kardeşliğin hakim olduğu bir dünyanın özlemi içindedirler ve böyle bir dünya oluşturmak için çaba sarf etmektedirler. Fuhuş, eşcinsellik, uyuşturucu kullanımı, şiddet, sömürü gibi Rabbimiz'in haram kıldığı ahlaksızlıkların engellenmesi için Hıristiyanlar da mücadele etmektedirler.

Hıristiyanlar ve Müslümanlar Allah'ın seçkin kıldığı kulu Hz. İsa'ya derin bir sevgi ve saygı beslemektedirler. Hz. İsa, Allah'ın Kuran ayetleriyle bize tanıttığı ve alemlere üstün kıldığı mübarek bir elçisidir. Kuran'da Hz. İsa'nın "Dünyada ve ahirette seçkin, onurlu, saygın ve (Allah'a) yakın kılınanlardan" (Al-i İmran Suresi, 45) olduğu bildirilmektedir. O, Allah'ın çeşitli mucizelerle ve üstün bir ahlakla şereflendirdiği kıymetli bir kuludur.

Vurgulanması gereken bir diğer önemli husus ise, Allah'ın gönderdiği tüm elçilere ve kitaplara iman eden Müslümanların, hem Hıristiyanların hem de Yahudilerin inançlarına ve değerlerine saygı duyduklarıdır. İslam dininde, Yahudiliğin kutsal kitabı olan Eski Ahit'teki Tevrat ve Zebur ile Hıristiyanların kutsal kitabı olan Yeni Ahit (İncil) İlahi kitaplar olarak tanınır, bu dinlerin mensupları ise "Kitap Ehli" olarak tanımlanırlar. Rabbimiz Bakara Suresi'nde Müslümanları şu şekilde tarif etmektedir:

Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler... (Bakara Suresi, 4)

Ayetlerde bildirilen bu kitaplar Hz. İbrahim'in sayfaları, Hz. Musa'ya indirilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur ve Hz. İsa'ya indirilen İncil'dir. Allah'ın Hz. İbrahim'e vahyi bugüne kadar ulaşmamıştır. Diğer kitaplar ise zaman içerisinde ilk vahyedildikleri hallerinden uzaklaşmış, birtakım insanlar tarafından farklı nedenlerle tahrif edilmişlerdir. Dolayısıyla bazı bölümlerinde Allah'ın hak dininden uzak yorumlar ve açıklamalar yer almaktadır. Bununla birlikte Allah'a ve elçilerine iman, Allah sevgisi ve Allah korkusu, güzel ahlak gibi Kuran ayetlerine uygun bölümler de günümüze kadar gelmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.) Allah bu kitapların, gönderilmiş oldukları toplumlar için yol gösterici olduklarını bildirmektedir. Al-i İmran Suresi'nde Rabbimiz "O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti. Bundan (Kur'an'dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler..." (Al-i İmran Suresi, 3-4) şeklinde buyurmaktadır. Bir diğer ayette Allah Tevrat için şu şekilde bildirmektedir:

Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler ve yüksek bilginler de, Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.)... (Maide Suresi, 44)

Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."
(Bakara Suresi, 136)
Bir kısım Yahudi din adamları için Kuran'da "kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar" (Maide Suresi, 41) şeklinde buyurulmaktadır. Allah bir diğer ayette ise bazı Yahudilerin "Kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için 'Bu Allah Katındandır" (Bakara Suresi, 79) dediklerini bildirmektedir. Yani onlar Rabbimiz'in Hz. Musa'ya vahyettiği kutsal kitabını tahrif etmişlerdir. Hıristiyanlar ise üçleme inancıyla çok büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. (Nisa Suresi, 171)

Allah Kuran'da Kitap Ehli hakkında birçok önemli bilgi vermektedir. Bunlardan bir kısmı Kitap Ehli'nden bazı kimselerin itikadi veya ahlaki hatalarıdır. Ama bunlar, Kitap Ehli'nin tamamının gaflet ve yanılgı içinde oldukları anlamına gelmez. Ayetlerde Yahudi ve Hıristiyanlar arasında samimi dindar kişilerin de bulunduğu haber verilmektedir:

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-115)

Şüphesiz, Kitap Ehli'nden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katı'nda ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

Örnek Müslümanlar tüm hayatları boyunca Kuran ayetlerine göre yaşarlar. Değer yargıları, ahlaki özellikleri, hayata ve insanlara bakış açıları tamamen Allah'ın Kuran ayetleriyle belirlediği şekildedir. Müslümanların Kitap Ehli'ne yaklaşımları için de aynı şey geçerlidir. Onlara her zaman hoşgörüyle, adaletle, sevgiyle yaklaşmaları esastır. Bu nedenle onları "karşıt taraf" olarak değil, Allah'a bağlı inançlı insanlar olarak görürler. Aksi, Kuran ahlakına aykırı bir davranış olacaktır. Kitap Ehli içinden de Allah'a samimi olarak iman eden ve dolayısıyla kurtuluşa ereceği umulan pek çok insan olabileceği hiç unutulmamalıdır. Dolayısıyla kitap boyunca yapacağımız tüm hatırlatmalar da bu bilinçle yazılmış ve Allah'ın birçok Kuran ayetinde bildirdiği "iyiliği emredip, kötülükten menetme" emrinin gereğini yerine getirmek hedeflenmiştir. Amacımız, üçleme inancının yanlışlığını göstermek ve sağduyulu İsevilerin gerçekleri görmelerine yardımcı olmaktır. Temennimiz tüm İsevilerin bu yanılgının farkına varmaları ve tevhid inancına uymayan tüm yanlış inanışlardan tamamen vazgeçmeleridir

HRİSTİYANLARIN "ÜÇLEME" YANILGILARI

Tarih boyunca insanları doğru yola iletmek ve içinde bulundukları yanlışları onlara haber vermek için Allah peygamberler göndermiştir. Her peygamber gönderildiği toplumu hidayet yoluna çağırmış, Rabbimiz'den aldığı vahyi kendi toplumuna bildirmiştir. Her dinin hükümlerinde, ibadetlerinde ve uygulamalarında bazı farklılıklar olmuş olsa da tüm peygamberlerin tebliğlerinin özü aynı tevhid inancıdır. Tevhid "Allah'a bir ve tek ilah olarak iman etmek" demektir. Tevhid inancına sahip olan bir kişi, tek güç ve kudret sahibinin alemlerin Rabbi olan Allah olduğunu bilir. Tüm insanların Allah'a muhtaç, aciz kullar olduğunun, tüm varlıkların Allah'a boyun eğdiğinin farkındadır. Diğer bir deyişle İslam dini dışındaki iki büyük hak din olan Yahudilik ve Hıristiyanlık, bozulmamış halleri ile Allah'a hiçbir varlığı ortak koşmamak temeli üzerine kuruludur.

Allah'ın varlığına ve birliğine inanan her üç İlahi dinin mensupları da aslında Rabbimiz'in Hz. İbrahim'e indirmiş olduğu hak dine uymaktadırlar. Kuran'da Hz. İbrahim'in dininin "hanif" bir din olduğu bildirilmiş ve Peygamberimiz (sav)'e bu dine uyması emredilmiştir:

Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)

Hanif kelimesi, "Sadece Allah'a inanıp, yalnızca O'na kulluk eden kişi" anlamındadır. Hz. İbrahim'in hanif olarak vurgulanan özelliği, sadece Allah'a bir ve tek olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır. O putperest olan kavminin batıl inanışlarından uzaklaşmış, sadece Allah'a yönelmiş, muvahhid bir kuldur. Kavmini de putperest inanışlarını terk etmeleri, putlara ibadet etmekten vazgeçmeleri için uyarmıştır. (Detaylı bilgi için Bkz. Hz. İbrahim ve Hz. Lut, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık, Şubat 2003)

Allah'ın Hz. İbrahim'e vahyettiği hak din, onun soyundan gelen diğer salih müminler tarafından ayakta tutulmuştur:

Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.) Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O'na teslim olduk" demişlerdi. (Bakara Suresi, 130-133)

Görüldüğü gibi Hz. İbrahim'in "hanif" dini, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında ortak bir dindir. Yahudiler Hz. İbrahim'i tüm Yahudilerin peygamberi olarak kabul eder ve Hz. İbrahim'in yolunu izlediklerini söylerler. Hıristiyanlar da Hz. İbrahim'in, Yahudilerin olduğu gibi kendilerinin de peygamberi olduğunu kabul ederler. Hz. İbrahim'e iman, ona duyulan sevgi ve saygı Yahudiler ve Hıristiyanlar için olduğu gibi Müslümanlar için de son derece önemlidir. Rabbimiz Nisa Suresi'nde şu şekilde bildirir:

İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)

Müslümanlar, Rabbimiz'in Kuran'da emrettiği gibi, tüm peygamberlere indirilenlere, "aralarında hiçbir ayırım yapmadan" iman ederler:

Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız. (Bakara Suresi, 136)

Ancak unutmamak gerekir ki, Allah'a olan coşkulu imanı, derin sevgisi, Rabbimiz'in bütün emirlerine gönülden boyun eğişi, itaati ve üstün ahlakı ile tüm inananlara örnek kılınmış olan Hz. İbrahim'e en yakın olanlar, hiç şüphesiz onun ahlakına uyanlar ve tevhid yolunu izleyenlerdir. Rabbimiz Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir. (Al-i İmran Suresi, 68)

Dolayısıyla Allah'a gönülden iman eden Hıristiyan ve Yahudilerin de, Hz. İbrahim ve ona uyan salih müminler gibi, yalnızca Allah'a yönelip dönmeleri, Hz. İbrahim'in gösterdiği güzel ahlakı, samimiyeti ve imani derinliği örnek almaları gerekir. Onlar da Hz. İbrahim'in hanif dinine uyan muvahhidler gibi, Allah'ın birliğine iman eden ve O'na hiçbirşeyi ortak koşmayan samimi kullar olmalıdırlar. Ancak günümüzde üçleme inancı nedeniyle Hıristiyanlık bu tariften uzaklaşmıştır. Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından üretilen üçleme inancı nedeniyle yanlış bir yola girilmiş, tevhid inancı değiştirilip farklı bir inanç oluşturulmuştur.

Üçleme yanılgısı Hıristiyanlar için ne ifade eder?

Hıristiyanlık Filistin'de yaşayan Yahudiler arasında doğdu. Hz. İsa'nın çevresinde bulunan ve ona inanan insanların tamamına yakını Yahudiydi ve Hz. Musa'nın şeriatına göre yaşıyorlardı. Yahudiliğin en temel özelliği ise, Allah'a bir ve tek olarak iman etmekti.

Ey Kitap Ehli, kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi.
(Maide Suresi,15)

Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir.
(Maide Suresi, 16)

"Üçleme" inancı bu sürecin sonunda ortaya çıktı. Bu kavram, "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh"tan meydana gelmiş üçlü bir Allah inancı anlamında kullanılmaktadır. Üçleme, geleneksel Hıristiyanlığın en önemli iman şartlarındandır. Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'e bir ve tek olarak iman etmeyi esas alan tevhid inancı ile tamamen çelişen bu yanlış inancı şu maddelerle tanımlamak mümkündür:

Üçleme inancına göre Allah, "Üçlü birlik" kavramıyla Kendisi'ni üç kişilikte göstermiştir ve Baba-Oğul-Kutsal Ruh aynı şeydir. Bu inanış şu cümlelerle özetlenir: "Baba, Oğul, Kutsal Ruh, tek olan Tanrı'nın Kendisi'dir", "Tanrı; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak vardır"... Akıl ve mantıkla çelişen bu hatalı inanışa göre üçlemedeki üç şahsın her biri Allah'tır, dolayısıyla aynı güç ve yetkilere sahiptir. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Hz. İsa'nın sözde Allah'ın oğlu olduğuna inanılır. Bu yanlış inanca göre Hz. İsa Allah ile aynı öze sahiptir. Bu inanışa homoousnius adını verirler ve "Baba ile Oğul aynı özden, cevherden oluşur" şeklinde özetlerler.

Hz. İsa'nın yaratılmadığına, Allah'ın oğlu olarak sonsuzluktan geldiğine inanılır. Bu yanlış inanca göre Hz. İsa insanların kurtuluşu için gökten inmiştir, cesetlenip insan olmuştur. Bu inanışa enkarnasyon adı verilir.
Üçleme inancı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'e batıl bir anlayışla bakan, Allah'ın insanlara peygamber olarak gönderdiği Hz. İsa'ya ilahlık atfeden yanlış bir inanıştır. Ancak, kendi içinde birçok çelişkiler barındırmasına ve tevhid inancının tamamen karşısında yer almasına rağmen, Hıristiyan inanışlarında çok önemli bir yere sahiptir. Üçlemeye, dolayısıyla Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna inanmayan bir kişi, üçlemeyi savunanlar tarafından gerçek bir Hıristiyan olarak kabul edilmez.

İlginç olan bir husus, tarih boyunca üçleme inancına karşı çıkıp, Hz. İsa'nın sadece Allah'ın peygamberi olan bir beşer olduğunu savunan çeşitli kişi ve toplulukların şiddetli baskılara maruz kalmış olmalarıdır. Bu kişilerin İncil'den ve Hz. İsa'nın hayatından getirdikleri deliller her zaman göz ardı edilmiş, insanlar bu konularda konuşmaktan menedilmişlerdir. İlerleyen bölümlerde daha detaylı olarak inceleyeceğimiz söz konusu tevhid inancı sahipleri, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu söyleyenlere şiddetle karşı çıkmış, bunun açıkça "Allah'a şirk koşmak" olduğunu söylemişlerdir. Bu nedenle de asırlar boyunca "kafir", "sapkın" (heretik) ve hatta "din düşmanı" olarak tanıtılmış, onlara destek verenler de aynı tepkilerle karşılaşmışlardır. Kimi yurtlarından sürülmüş, kimi de engizisyon mahkemelerince yakılarak öldürülmüş veya asılmışlardır. Bu tepkiler üçleme karşıtlarının sayıca artmalarını ve fikirlerini yaymalarını engellememiştir. Ancak üçleme savunucuları her zaman için çoğunluğu oluşturmuşlardır.

Konuyu tarafsız gözle araştıranlar bile, gerçek Hıristiyanlığın, tarih boyunca baskı altına alınan söz konusu muvahhid (tevhide inanan) Hıristiyanlık olduğunu tespit etmektedirler. Özellikle de 18. yüzyılda başlayan bağımsız Kitab-ı Mukaddes araştırmalarının büyük bir bölümünde, üçleme, kefaret ve benzeri inanışların Hıristiyan kutsal kitaplarında yer almadığı sonucuna varılmıştır.

Bu tarihsel kanıtların da etkisiyledir ki, günümüzde bazı Hıristiyan mehzepler üçlemeyi reddetmektedirler. Örneğin dünyanın dört bir yanında kiliseleri bulunan Üniteryen Kilisesi, üçleme inancını kabul etmeyen çok büyük bir Hıristiyan topluluğudur. Bu gibi cemaatler -aralarında çeşitli görüş farklılıkları bulunsa da- Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmemekte, gerçek Hıristiyanlığın bir ve tek olarak Allah'a iman etmeyi emrettiğini söylemektedirler. Büyük bir bölümü de Hz. İsa'nın tüm insanların günahlarına kefaret olarak çarmıha gerildiği yönündeki iddianın yanlışlığını vurgulamaktadırlar. Günümüzde üçleme karşıtı Hıristiyanlarla, farklı isimler altında ve farklı kilise oluşumları şeklinde karşılaşmak mümkündür. Özellikle de Amerika'da "üçleme karşıtları" her geçen gün daha da güçlenmekte ve Hıristiyan dünyasında gerçekleri açıkça dile getirenlerin sayısı büyük bir artış göstermektedir. Bunlar arasında "The Worldwide Church Of God" özellikle dikkat çekicidir. Bu kilisenin kurucusu Herbert W. Armstrong, üçleme inancının putperest kültürlerin etkisiyle ortaya çıkan bir batıl inanç olduğunu savunmaktadır.

Öte yandan bazı Hıristiyan kiliseleri içinde üçleme karşıtı görüşlerin ortaya çıktığı, ancak bunların bastırıldığı da bilinen bir gerçektir. Örneğin Kuzey Amerika'da 19. yüzyılda doğan ve Hz. İsa'nın dönüşünün çok yakın oluşuna dikkat çeken Seventh Day Adventist hareketinin kurucuları, gerçekte "Ariusçu" bir temelde kurulmuş ve üçleme inanışını reddetmişlerdir. (Arius, ileride inceleyeceğimiz gibi, üçleme inancı ve Hz. İsa'ya atfedilen ilahlık iddiasını reddeden, 3. yüzyılda yaşamış önemli bir Hıristiyan din adamıdır.) Ancak diğer Hıristiyan kiliselerinin Seventh Day Adventist mezhebine getirdikleri "Hıristiyanlıktan sapma" suçlamaları, Ariusçu inancın terk edilmesine ve bunun yerine üçleme inancının kabul edilmesine yol açmıştır. Bu ilginç dönüşüm, bugün söz konusu kilisenin mensupları tarafından da kabul edilmektedir.1

Bu konuda en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, üçleme inancına Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir bölümünde rastlanamamasıdır. Ne Yahudilerin Kutsal Kitapları olan Eski Ahit'te ne de Hıristiyanların kutsal metni olan İncil'de bu inanç yer almamaktadır. Üçleme inancı İncil'de yer alan bazı ifadelerin yanlış yorumlarına dayanmaktadır ve bu kelime ilk kez 2. yüzyılın sonlarında Antakyalı Theophilus tarafından kullanılmıştır. Söz konusu inancın kabul görmesi ise çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Bu nedenle de Kitab-ı Mukaddes araştırmacıları ve üçleme karşıtları özellikle; "Eğer bu inanç gerçekten doğru olsaydı, Hz. İsa'nın bu konuyu tüm açıklığıyla insanlara anlatmış olması gerekmez miydi? Üçleme inancının Kutsal Kitap'ta açık ifadelerle yer alması gerekmez miydi?" soruları üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bu sorulara kendilerinin verdikleri cevap ise açıktır: İncil'de tüm açıklığıyla yer almayan, dolayısıyla ilk Hıristiyanlar tarafından bilinmeyen bir inanç, Hıristiyanlığın temeli olamaz. Bu, Hz. İsa'nın ardından ve yerleşik Yunan kültürünün etkisiyle oluşturulan bir yanılgıdır.

harun yahya org dan alıntıdır
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - Hz. İsa'nin Tebliğine Uyan Samimi Hıristiyanlar: Nasraniler

Kategori: Hristiyanlik

Hz. İsa'nin Tebliğine Uyan Samimi Hıristiyanlar: Nasraniler

Hz. İsa, arkasında sadık bir müminler topluluğu bıraktı. Yeni Ahit'e göre Hz. İsa'nın seçtiği on iki havari, Hz. İsa'nın ailesi ve Hz. İsa'ya iman eden diğer Yahudilerden oluşan bu topluluk, diğer Yahudiler tarafından "Nasraniler" (Nazareans) olarak tanımlandılar.11 Bu ifadenin, İncil'de Hz. İsa için kullanılan "Nasıralı İsa" deyiminden türediği ya da bu deyimle aynı kaynaktan çıktığı kabul edilir.

Nasraniler Eski Ahit'e ve Hz. Musa'nın hükümlerine uymaya devam ediyorlar, Musevi inancının emir ve yasaklarına uyuyorlardı. Nasranileri diğer Yahudilerden ayıran en önemli fark ise, Hz. İsa'nın getirdiği yeni dini benimsemeleri ve onu bir peygamber ve bir Mesih olarak kabul etmeleriydi. Hz. İsa'nın, daha önceden Hz. Musa tarafından haber verilen12 ve Allah'ın, Yahudileri doğru yola yöneltip dinlerini batıl inanışlardan arındırmak için gönderdiği peygamber olduğuna iman ediyorlardı. Nasraniler Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından, onun getirdiği mesajı yaymak için tüm imkanlarıyla mücadele ettiler. Yeni Ahit'in İncillerden sonra en önemli kitabı kabul edilen Elçilerin İşleri, bu konu hakkında önemli bilgiler verir.

Nasranilerin mesajı

Elçilerin İşleri'nde yazıldığına göre, Hz. İsa'nın öğrencileri peygamberlerinin Allah Katı'na alınışının ardından yoğun bir baskı görmeye başladılar. Dönemin Yahudi din adamları, onları kendilerince sapkın bir mezhep olarak görüyor ve elden geldiğince susturmak ve sindirmek istiyorlardı. Romalıların gözünde de sakıncalı bir konumdaydılar. Ancak baskılar ve kınamalar onları yıldırmadı. Bunun en büyük sırrı ise kuşkusuz Allah'a olan inançlarıydı. Bu inanç onlara büyük bir dayanışma ve kardeşlik de kazandırmıştı. Elçilerin İşleri'nde bu durum şöyle anlatılır:

İmanlıların tümü birarada bulunuyor, herşeyi ortaklaşa kullanıyorlardı. Mallarını mülklerini satıyor ve bunun parasını herkese ihtiyacına göre dağıtıyorlardı. Her gün tapınakta toplanmaya devam eden imanlılar, kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ve sadelikle yemek yiyor ve Allah'ı övüyorlardı. Tüm halkın beğenisini kazanmışlardı. Rab de her gün yeni kurtulanları onların arasına katıyordu. (Elçilerin İşleri, 2/44-47)

Bir başka bölümde, Nasraniler arasındaki dayanışma ve fedakarlık şöyle anlatılır:

İnananların topluluğu yürekte ve düşüncede birdi. Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için "bu benimdir" demiyor, herşeylerini ortak kabul ediyorlardı... Allah'ın büyük lütfu hepsinin üzerindeydi. Aralarında yoksul olan yoktu. Çünkü toprak ya da ev sahibi olanlar bunları satar, sattıklarının bedelini getirip elçilerin buyruğuna verirlerdi; bu da herkese ihtiyacına göre dağıtılırdı. Örneğin, Kıbrıs doğumlu bir Levili olan ve elçilerin Barnaba, yani 'Cesaret Verici' diye adlandırdıkları Yusuf, sahip olduğu bir tarlayı sattı, parasını getirip elçilerin buyruğuna verdi. (Elçilerin İşleri, 4/32-37)

Bu denli büyük bir iç disipline sahip olan Nasraniler, Hz. İsa'nın tebliğini diğer Yahudilere anlatmaya devam ettiler. Hz. İsa'yı tanıtırken de onun Allah'ın Yahudilere gönderdiği son peygamber olduğunu söylüyorlardı. Havari Petrus'un Süleyman Tapınağı'ndaki bir grup Yahudiye yaptığı bir konuşma, Elçilerin İşleri'nde şöyle aktarılır:

"Şimdi ey kardeşler, yöneticileriniz gibi sizin de bilgisizlikten ötürü böyle davrandığınızı biliyorum... Öyleyse, günahlarınızın silinmesi için tövbe edin ve Allah'a dönün. Öyle ki, Rab size yenilenme fırsatları versin ve sizin için önceden belirlenmiş olan Mesih'i, yani İsa'yı göndersin. Allah'ın eski çağlardan beri kutsal peygamberlerinin ağzından bildirdiği gibi, herşeyin yeniden düzenleneceği zamana dek İsa'nın gökte kalması gerekiyor. Musa şöyle demişti: 'Tanrınız olan Rab size, kendi kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak. Onun size söyleyeceği her sözü dinleyin. O peygamberi dinlemeyen herkes Allah'ın halkından koparılıp yok edilecektir.'

Samuel ve ondan sonra gelip konuşmuş olan peygamberlerin hepsi de bu günleri duyurmuştur. Sizler peygamberlerin mirasçıları, Allah'ın atalarınızla yaptığı antlaşmanın mirasçılarısınız. Nitekim Rab İbrahim'e şöyle demişti: 'Senin soyunun aracılığıyla yeryüzündeki tüm halklar kutsanacaktır.' Allah, her birinizi kötü yollarından döndürüp kutsamak için kulunu ortaya çıkarıp önce size gönderdi." (Elçilerin İşleri, 3/17-26)

Bu ifadelerde Petrus, Hz. İsa'dan "Allah'ın kulu" diye bahsetmekte ve onun bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır. Hz. İsa'nın, Hz. Musa tarafından haber verilmiş bir peygamber olduğu insanlara anlatılmaktadır ve "Allah'ın Oğlu" gibi bir kavram yer almaktadır. Üçleme inancından ya da Hz. İsa'ya atfedilen sözde ilahlık sıfatından da bir bahis yoktur. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Nasranilere Baskılar

Elçilerin İşleri'nde anlatıldığına göre dönemin Yahudi din adamları Nasranilerden rahatsız oldu ve onların tebliği yayıldıkça bu rahatsızlık arttı. Hem Yahudi din adamları, hem de onlar tarafından kışkırtılan Roma yönetimi onları "siyasi açıdan" tehlikeli bir grup saydı ve hedef aldı. Tarihi kayıtlara göre, Nasranilere karşı uygulanan baskı politikası giderek arttı. Birçok kez tutuklandılar, kırbaçlandılar ve Hz. İsa'nın adını anmamaları için uyarıldılar. MS 48-49 yıllarında Nasranilerin tutuklanması ve cezalandırılması iyice arttı. Sonunda, MS 62-65 yılları civarında Nasranilerin lideri tutuklandı ve öldürüldü. Nasranilerin diğer Yahudilerle, özellikle de önde giden din adamları ile (Saddukiler ve Ferisiler) anlaşamamalarının nedeni, İncil metinlerine göre, bu din adamlarının "kuşaktan kuşağa aktardıkları geleneklerle Tanrı'nın sözünü geçersiz kılmaları"ydı. (Markos, 7/13)

Yeni Ahit'e göre Hz. İsa'nın yakın ailesinin ve havarilerinin liderliğinde yaşayan bu cemaatin belirgin vasfı "bir ve tek olarak Allah'a" inanmalarıydı. Nasraniler için Hz. İsa Allah'ın kutlu elçisi idi. Üçleme inancı ise onlar için hiçbirşey ifade etmiyordu. Onlar için önemli olan Hz. İsa'nın getirdiği mesajdı. Nitekim Nasrani yazılarında -örneğin Yeni Ahit'teki "Yakub'un Mektubu"nda- hep Allah'a imana çağrıda bulunulmakta ve daha çok imani kavramların üzerinde durulmaktadır.

48-49 yılları arasında Yahuda'nın Romalı valisi, çok sayıda Nasraniyi çarmıha gerdirdi. Roma'ya karşı gelişen her türlü isyan hareketinde Nasranilerin de rolü olduğu düşünülüyordu. 50'li yıllarda baskı sürdü. Nasrani topluluğu 65 yılında Kudüs'ten çıktı ve Mezopotamya'ya doğru göç etti.

"Sapkınlar" ve Ebionlar

Nasraniler, ikinci yüzyıldan itibaren Kilise önderlerinin yazılarında "sapkın" bir mezhep olarak anılmaya başladılar. Kilise'nin önemli isimlerinden biri olan Justin Martyr, MS 150 yılında yazdığı bir metinde, Hz. İsa'yı bir Mesih olarak tanıyan, ancak yine de onu normal bir insan sayan, yani "Tanrı'nın oğlu" (Allah'ı tenzih ederiz) olarak görmeyen, bir mezhepten söz etmişti. Martyr bir konuyu daha vurgulamıştı; bu insanlar üçlemeyi savunan çevreler tarafından kötüleniyorlardı ve iki tarafın arası son derece bozuktu.13

Bundan yaklaşık yarım yüzyıl sonra ise, Katolik Rahip Irenaeus, Adversus Haereses (Sapkınlara Cevaplar) adlı bildirisini yayınlandı. Irenaeus'un en çok yerdiği "sapkın"ların başında da "Ebionim" olarak tanımladığı bir cemaat geliyordu. "Ebionim" kelimesi, İbranice'deki "Ebion" kelimesinin çoğuluydu ve kısaca "fakirler" anlamına geliyordu.


Hani melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır…"
(Al- I İmran Suresi, 45)

Irenaeus'a göre Ebionlar cemaatinin "sapkın" olmasının nedeni ise, Hz. İsa'nın normal bir insan olduğu yönündeki inançlarıydı. Ayrıca yine Irenaeus'a göre, Yahudi hükümlerinin tüm kurallarına hala titizlikle uyuyorlar, öte yandan dört İncil içinden de bir tek Matta İncili'ni kabul ediyorlardı.14 Yazılı kaynaklardan söz konusu Ebionlar cemaatinin Nasraniler olduğu anlaşılmaktadır. Kilise önderleri "Ebion" ve "Nasrani" terimlerini hep aynı topluluğu ifade etmek için kullanmışlardır. Örneğin 4. yüzyılın sonlarında Epiphanius adlı bir Kilise yazarı, yazdığı bir bildiride "Nasrani" ve "Ebion" kelimelerini aynı anlamda ve aynı grubu ifade etmek için dönüşümlü olarak kullanıyordu. Epiphanius'a göre, bu grubun "sapkınlığı" Hz. İsa'nın sözde ilah olduğunu reddetmelerinden ve onu normal bir insan olarak tanımlamalarından kaynaklanıyordu. Epiphanius, bu kişilerin, Kilise'nin onayladığı Yeni Ahit kitaplarını değil, bu kitapların "başka versiyonlarını" kullandıklarını da vurguluyordu.15

Ebionların Hz. İsa'yı bir insan olarak gördükleri, ona ilahlık atfetmek gibi bir inanca sahip olmadıkları, 22 Aralık 2003 tarihli Time dergisinde yayınlanan "The Lost Gospels" (Kayıp İnciller) başlıklı bir makalede de şöyle vurgulanıyordu:

Ebionlar Hz. İsa'ya inanıyor, ancak (araştırmacı) Ehrman'ın belirttiği gibi, 'onu Yahudi kutsal kitabında vaat edildiği gibi, "Yahudilere gönderilmiş Yahudi Mesihi" olarak görüyorlardı. Ebionların inandığı Hz. İsa, Üçleme'nin bir parçası değildi. Onun bir insan olduğunu ve özelliğinin Yahudi şeriatını mükemmelleştirmek olduğunu savunuyorlardı.16

Kudüs'ten ayrılan Nasraniler Suriye taraflarına göç ettiler ve ilerleyen birkaç yüzyılda Mezopotamya'da varlıklarını sürdürdüler. Ancak Nasraniler bir topluluk olarak bu bölgede yaşadılarsa da, Nasrani öğretisi giderek yayıldı ve çok daha uzak coğrafyalara ulaştı. Roma'daki Katolik Kilisesi'nin ulaşmadığı bölgelerde, en azından Hıristiyanlığın ilk dört yüzyılında, Nasrani inancına sahip çeşitli Hıristiyan mezhepleri geliştiler. Nasrani öğretisine sahip çıkan ya da en azından bu öğretiden etkilenen söz konusu muhalif Hıristiyan hareketlerinin en ünlüsü, önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz İskenderiye Piskoposu Arius'un adıyla anılan "Ariusçuluk" hareketiydi.

Harun yahya org dan Alıntıdır
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/2/2009 - İNCİL'DEKİ GERÇEK HIRİSTİYANLIK

Kategori: Hristiyanlik
İNCİL'DEKİ GERÇEK
HIRİSTİYANLIK

İncil'de üçleme inancına hiçbir dayanak bırakmayan, aksine Allah'a bir ve tek olarak iman etmeyi esas alan tevhid inancını savunan pek çok açıklama bulunmaktadır. Nitekim tarih boyunca üçlemeye karşı çıkan gruplar da buna dikkat çekmiş, üçlemeyi savunanların delilsiz yorumlarda bulunduklarını ifade etmişlerdir.

Üçleme inancı Hz. İsa'ya Allah ile eşit ilahlık atfederken (Allah'ı tenzih ederiz), İncil açıklamalarında Allah'ın birliği, herşey üzerinde sonsuz hakimiyeti olduğu çok detaylı olarak tarif edilmektedir. Hem Hz. İsa'nın kavmine ve talebelerine yaptığı tebliğde, hem de havarilerin konuşmalarında insanlar hep tevhid inancına çağırılmaktadır. Hz. İsa her yaptığını gerçekte Allah'ın sonsuz güç ve kudretiyle yaptığını, her söylediğini Allah'ın kendisine söylettiğini, mucizeleri Allah'ın dilemesiyle gerçekleştirdiğini sürekli olarak dile getirmektedir. Kendisini yücelten kişileri Allah'ı yüceltmeye, Allah'ın sonsuz gücünü anmaya ve O'na teslim olmaya davet etmektedir.

Hz. İsa'nın nasıl tebliğde bulunduğunu gösteren birçok Kuran ayeti vardır. Maide Suresi'nde bu konuda şu şekilde buyurulmaktadır:

Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın. Eğer onları azaplandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen." (Maide Suresi, 116-118)

Ayetlerde de bildirildiği gibi Hz. İsa insanları sadece Allah'a iman edip, O'nun için yaşamaya davet etmiştir. Tevhid inancı aynı İslam dininde olduğu gibi "gerçek Hıristiyanlığın"da temelini oluşturmaktadır.

Eski Ahit'te tevhid inancı

Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışından 30-40 yıl sonra ortaya çıkan batıl "Allah'ın oğlu" kavramı zamanla insanlar arasında yaygınlaştı. Ancak bu kavramın neyi ifade ettiği oldukça uzun bir süre belirsiz kaldı. Bazıları bu ifadeyi sadece Hz. İsa'nın Allah Katı'ndaki seçkin konumunu ifade eden mecazi bir kavram olarak yorumladılar ve Allah'ın birliğine inanmaya devam ettiler. Bazıları ise bu kavrama dayanarak Hz. İsa'yı sözde ilahlaştırdılar ve onu kendilerince "Oğul Tanrı" saydılar.

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim."..
(Al-I İmran Suresi, 64)

Hz. İsa bilindiği gibi İsrail soyundandı ve tebliğini de İsrailoğullarına ulaştırdı. İsrailoğulları, yani Yahudiler, Hz. İsa geldiğinde, iki bin yıldır Allah'a bir ve tek olarak iman eden bir topluluktu. Hz. İbrahim'le başlayan ve sonra da birbiri ardına gelen birçok peygamberle Rabbimiz Yahudilere vahyini ulaştırmıştı. Elçileri onları bu vahye eksiksiz uymaları için uyarmışlardı. Allah'ın Kuran'da bildirilen ifadeyle "içinde bir hidayet ve nur olarak" indirdiği Tevrat'ı (Maide Suresi, 44), Hz. Musa'dan bu yana biliyorlardı. Hz. İsa ise, Hıristiyanların da kabul ettiği gibi, Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmişti. Tevrat'ta ve Eski Ahit'in diğer kitaplarında Hz. İsa'nın geleceğine işaret eden müjde haberleri vardı.

İşte bu gerçek, İznik Konsili'nde oy çokluğu ile kabul edilen üçleme inancının ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu ortaya koyuyordu. Çünkü ne Tevrat'ın ne de Eski Ahit'i oluşturan diğer kitapların herhangi bir yerinde, söz konusu üçleme inancından bahsedilmiyordu. İsrail peygamberleri halklarını iki bin yıl boyunca bir ve tek olarak Allah'a iman etmeye davet etmişler, ama üçleme inancını çağrıştıracak en ufak bir açıklamada asla bulunmamışlardır. Ne Hz. İbrahim'den, ne Hz. Musa'dan ne de bir başka peygamberden böyle bir açıklama duyulmamıştı. Hepsinin öğrettiği dinin tek bir temeli vardı: Allah'ı bir olarak tanımak ve O'ndan başka ilah edinmemek. Yahudilerin en sık tekrarladıkları Tevrat pasajında şöyle deniyordu: "Dinle, Ey İsrail: Allah'ımız Rab bir olan Rab'dir." (Tesniye, 6/4)

Diğer pek çok Eski Ahit pasajında da aynı gerçek vurgulanır:

Rab, Kendisi Allah'tır, O'ndan başkası yoktur... Bugün bil ve yüreğine koy ki, yukarıda göklerde ve aşağıda yerde, Rab, O Allah'tır, başka yoktur. (Tesniye, 4/35-39)

...Benden önce Allah olmadı ve Benden sonra olmayacak. Ben Rabbim ve Benden başka kurtarıcı yoktur... (İşaya, 43/10-11)

Çünkü gökleri yaratan Rab, dünyaya şekil veren, ve onu yaratan, onu pekiştiren, ve onu boşuna yaratmayan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren Allah şöyle diyor: Rab Benim; ve başkası yoktur. (İşaya, 45/18)

Ve Benden başka Allah, hak Allah ve Kurtarıcı yok; Benden başkası yoktur. (İşaya, 45/22)

... Allah'ımız Rab bir olan Rab'dir ve Allah'ın Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. (Tesniye, 6/4-5)

Yukarıdaki Tevrat pasajlarında da görüldüğü gibi Rabbimiz'in sonsuz güç ve kudreti, tüm kainatın tek sahibi olduğu Yahudiliğin temel bir gerçeğidir.

Eski Ahit'i okuyan herkes, içindeki tüm kitaplarda tek bir İlah'tan, alemlerin Rabbi olan Allah'tan söz edildiğini açıklıkla görür. Eski Ahit'te üçlemeden tek bir kez bile bahsedilmeyişi son derece anlamlıdır.

Bu anlamın açık sonucu, üçlemenin İlahi dine sonradan girmiş bir batıl inanç olduğudur.

İncil'de "Allah'a bir ve tek olarak iman etmek" esastır

Kuran'da Hz. İsa'nın Yahudilere şu şekilde tebliğde bulunduğu bildirilmektedir:

...Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin... (Maide Suresi, 72)

Hz. İsa'nın insanları tevhide çağıran ifadeleri, aksi yönden tahriflere maruz kalmış olan Yeni Ahit'in İncillerinde de bugün hala mevcuttur. Örneğin Hz. İsa, Markos İncili'ne göre, kendisine gelerek "tüm buyrukların en önemlisi hangisidir?" diye soran bir Yahudi din bilginine şöyle cevap vermiştir:

En önemlisi şudur: 'Dinle, ey İsrail! Allah'ımız olan Rab tek Rab'dir. Allah'ın olan Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev'. (Markos, 12/29-30)

Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım. (Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip-iletecektir." (Zuhruf Suresi, 26-27)

Ve bunu (bu tevhid inancını) belki (insanlar Allah'a) dönerler diye ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıldı-bıraktı. (Zuhruf Suresi, 28)

Yine Markos İncili'nde yer alan aşağıdaki pasaj ise, Hz. İsa'nın kendisinin sözde ilahlaştırılması bir yana, övülmesine bile engel olduğunu göstermektedir:

İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp ona, "İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?" diye sordu. İsa ona, "Bana neden iyi diyorsun?" dedi, "iyi olan tek biri var, O da Allah'tır." (Markos, 10/17-18)

Aslında tek başına bu pasaj bile, üçlemenin gerçek Hıristiyanlığa aykırı bir inanç olduğunu göstermeye yeterlidir. Hz. İsa övgü kabul etmeyip övülmeye layık olanın sadece Allah olduğunu vurgulayarak, kendisinin Allah'ın bir kulu olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmektedir.

Hz. İsa'nın İsrailoğullarına anlattığı gerçek, tarihin başından bu yana tüm peygamberlerin anlattığı gerçektir: Rabbimiz, herşeyi yoktan yaratan, en güzel bir biçimde kusursuzca var eden, pek büyük ve üstün olan, herşeyin iç yüzünden ve gizli yönlerinden haberdar olan, ezeli ve ebedi olan, doğmamış ve doğrulmamış olan, her türlü eksiklikten münezzeh, diri, herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten, şanı büyük olan, hükmeden, keremi bol olan, esirgeyen ve bağışlayan Yüce Allah'tır. Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'a teslim olmuştur.

De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi."
(Al-i İmran Suresi, 95)

Nitekim Yeni Ahit'te de "Allah'ın birliği" çok önemli bir iman şartı olarak yer almaktadır. Her türlü çok tanrılı, üç tanrılı inanışlar ya da her nevi putperestlik Tevrat'ta olduğu gibi İncil'de -hem dört İncil'de hem de elçilerin yazı ve mektuplarında- de ağır bir şekilde kınanmaktadır. Birçok İncil pasajında Allah'ın dışında ilahlar edinenler tevhid inancına davet edilmektedirler. Bu açıklamalardan bazıları şu şekildedir:

İsa ona dedi... "Allah'ımız Bir olan Rab'dir"... Yazıcı ona dedi: "Çok iyi öğretmen, hakikat üzere dedin ki, O Birdir; O'ndan başkası yoktur". (Markos, 12/29-32)

... Allah birdir. (Galatyalılara Mektup, 3/20)

Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 1/23-25)

... Bizim için tek Allah vardır: Herşeyin Kendisi'nden oluştuğu Allah. Bizler de O'nun için yaşamaktayız... (Korintoslulara 1. Mektup, 8/6)

...Biliyoruz ki put, dünyada gerçekte var olmayan bir şeydir ve birden fazla Tanrı yoktur. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 8/4)

... Tahtları üzerinde oturan yirmi dört ihtiyar, yüzüstü yere kapandı. Allah'a tapınarak şöyle dediler: "Gücü herşeye yeten, var olan ve var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz..." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 11/16-17)

Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Tanrı'ya çağlar çağı onur ve yücelik olsun. (Timoteos'a 1. Mektup, 1/17)

Tek bir Allah vardır... (Timoteos'a 1. Mektup, 2/5)

Sen Allah'ın Bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun... (Yakup'un Mektubu, 2/19)

Kurtarıcımız Tek Allah'a yücelik olsun... (Yahuda'nın Mektubu, 24)

Birbirinizi yücelten ve tek olan Allah'tan gelen yüceliği aramayan sizler, bana nasıl iman edebilirsiniz? (Yuhanna, 5/44)

Allah'ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. (Luka, 1/37)

Hak melik olan Allah pek yücedir, O'ndan başka İlah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir. Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir İlah'a taparsa, artık onun hesabı Rabbinin Katındadır. Şüphesiz inkar edenler kurtuluşa eremezler.
(Müminun Suresi, 116-117)

Yukarıdaki açıklamaların dışında İncil'de Allah'ı bir ve tek İlah olarak tarif eden birçok başka açıklama da mevcuttur. Bu konuya bir diğer örnek ise Hz. İsa'nın öğrencilerinin yaptıkları tebliğlerdir. Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından Hıristiyanlar köy köy, kasaba kasaba dolaşıp insanlara Hz. İsa'nın söylediklerini aktarmış ve onları Allah'a teslim olmaya davet etmişlerdir. İncil'de onların, tebliğ yaptıkları insanları Allah'a bir ve tek olarak iman eden Hıristiyanlar olmaya çağırdıkları şöyle aktarılmaktadır:

Ne var ki elçiler, Barnaba'yla Pavlus, bunu duyunca giysilerini yırtarak kalabalığın içine daldılar. "Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" diye bağırdılar. "Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, göğü, yeri, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratmış olan... Allah'a dönmeye çağırıyoruz... Size iyilik ediyor. Gökten yağmur yağdırıyor, çeşitli ürünleriyle mevsimleri düzenliyor, sizi yiyecekle doyurup yüreklerinizi sevinçle dolduruyor." (Elçilerin İşleri, 14/14-17)

Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, göğün ve yerin Rabbi olan Allah, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve herşeyi veren Kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinmesi varmış gibi O'na insan eliyle hizmet edilmez. Allah, tüm ulusları bir tek insandan türetti ve onları yeryüzünün dört bir bucağına yerleştirdi. Ulusların var olacağı belirli süreleri ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, Kendisi'ni arasınlar... diye yaptı. Aslında Allah hiçbirimizden uzak değildir. Nitekim, O'nda yaşıyor ve hareket ediyoruz, O'nda varız... (Elçilerin İşleri, 17/24-28)

___Allah sonsuz güç ve kudret sahibidir

Teslis inancına göre Hz. İsa yaratılmamıştır, ezelden beri vardır ve Allah ile eşit güçlere, yetkilere sahiptir. (Allah'ı tenzih ederiz) Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Günümüzde üçlemeye inananlar Hz. İsa'nın kendilerini kurtaracağına, dualarını kabul edeceğine, onun sayesinde tüm günahlarından kurtulduklarına inanırlar. (Kefaret yanılgısı, ileride detaylı olarak incelenecektir.) Bu yanlış inanç şekli, Kuran ayetlerinde tarifi yapılan çok büyük bir aldanıştır. Üstelik İncil açıklamalarında da bu inanış hiçbir şekilde desteklenmemekte, tam aksine yalanlanmaktadır.

Bu yanlış inanca İncil'den sözde bazı deliller getirilir. Bu delillerin başında ise Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler gelmektedir. Oysa Hz. İsa'nın insanlara birçok mucize göstermesi, onu sözde ilahlaştıran inanca delil oluşturmaz. Bu mucizeler Kuran'da da belirtilen açık birer gerçektir. Hz. İsa'nın babasız doğumu, beşikteyken konuşması, körleri, alaca hastalığı olanları iyileştirmesi gibi hayatı boyunca gösterdiği pek çok mucizesi olmuştur. Ancak bu mucizeler sonsuz güç ve kudret sahibi olan, tüm kainat üzerinde hakim olan Rabbimiz'in lütfu ile gerçekleşmiştir. Allah Hz. İsa'nın dışında, Hz. Musa'ya, Hz. Süleyman'a, Hz. İbrahim'e, Hz. Zekeriya'ya, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e ve daha birçok peygambere de mucizelerle yardım etmiştir. Ancak üçleme inancını savunanlar bu mucizeleri kendilerince delil göstererek Hz. İsa için sözde ilahlık iddiasında bulunurlar. Oysa bu da diğerleri gibi İncil'de yer alan açıklamalarla çelişen bir iddiadır.

Hz. İsa, konuşmalarında hep Allah'ın şanını yüceltmiş, "Allah'ın bana verdiği buyruk uyarınca iş görüyorum." (Yuhanna, 14/31); "Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum." (Yuhanna, 14/10) ve "Size önemle belirtirim ki, elçi kendiliğinden hiçbir şey yapamaz" (Yuhanna, 5/19) gibi ifadelerle tüm gücün Allah'a ait olduğunu belirtmiştir.

Allah'ın sonsuz güç ve kudretinin ifade edildiği bazı İncil pasajları şu şekildedir:

Herşeyin kaynağı O'dur; herşey O'nun aracılığıyla ve O'nun için var oldu. Sonsuza dek O'na yücelik olsun. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/36)

Beş serçe iki meteliğe satılmıyor mu? Ama bunların bir teki bile Allah Katı'nda unutulmuş değildir. Nitekim başınızdaki saçlar bile tek tek sayılıdır... (Luka, 12/6-7)

İsa onlara bakarak, "İnsanlar için bu imkansız, ama Allah için herşey mümkün" dedi. (Matta, 19/26)

... O, herşeyin üzerinde hüküm süren, sonsuza dek övülecek Allah'tır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 9/5)

Allah'ın zenginliği, bilgeliği ve bilgisi ne derindir!.. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/33)

Allah'tan korkun! O'nu yüceltin! Çünkü O'nun yargılama saati geldi. Göğü, yeri, denizi ve su pınarlarını yaratana tapının! (Vahiy, 14/7)

...Gücü herşeye yeten Rab Tanrı, senin işlerin büyük ve şaşılacak işlerdir. Ey ulusların Kralı, senin yolların doğru ve adildir. Rab, Sen'den korkmayıp adını yüceltmeyecek olan kim var? Çünkü kutsal olan yalnız Sensin. Bütün uluslar gelip senin önünde tapınacaklar. Çünkü senin adil işlerin açıkça görüldü. (Vahiy, 15/3-4)

...Herşey Allah'tandır. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 11/12)
...Kurtarış, yücelik ve güç Allah'ımıza özgüdür. Çünkü O'nun yargıları doğru ve adildir... Çünkü gücü herşeye yeten Rab Tanrımız egemenlik sürüyor. (Vahiy, 19/1-6)

... Allah'tan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Allah tarafından kurulmuştur. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 13/1)

...Rab şöyle diyor: "Varlığım hakkı için her diz önümde çökecek ve her dil Allah olduğumu açıkça söyleyecek." (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 14/11)

Mübarek ve tek Hükümdar, kralların Kralı, Rablerin Rabbi, ölümsüzlüğün tek sahibi, yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Allah, Mesih'i belirlenen zamanda ortaya çıkaracaktır. Onur ve kudret sonsuza dek O'nun olsun. (Pavlus'un Timoteus'a Birinci Mektubu, 6/15-16)

Dikkat edin! Yapmanız gereken doğru işleri gösteriş için insanların gözü önünde yapmayın. Öyle yaparsanız, göklerdeki Rabbiniz'den ödül alamazsınız. Siz ise, dua edeceğiniz zaman odanıza girip kapıyı örtün ve gizlide olan Rabbiniz'e dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Rabbiniz sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar, söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! Çünkü Rabbiniz, nelere gereksinmeniz olduğunu daha siz O'ndan dilemeden önce bilir. Ayartılmamıza izin verme. Kötü olandan bizi kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik sonsuzlara dek Senindir. (Matta, 6/5-8, 13)

İncil'de bildirilen bu gerçekler, Kuran'da bildirilenlerle uyum içindedir. Zaten bunlar, tarihin başından bu yana tüm peygamberlerin öğrettiği mutlak hakikatlerdir: Zamanı, mekanı, insanı, tüm alemleri ve varlıkları Allah yaratmıştır. Rabbimiz, her türlü kusur ve eksiklikten münezzehtir. O, Üstün ve Yüce olandır. Her olay Rabbimiz'in izniyle ve takdiriyle gerçekleşir. Kuran'da dildirilen ifadeyle, Allah dilemeden, yeryüzünde bir yaprak düşmez, bir dişi gebe kalmaz ve hiçbir canlı O'nun bilgisi dışında doğuramaz. Allah, gizliyi ve açıkta olan herşeyi bilen ve herşeye güç yetirendir. Allah dilediğini yapmaya güç yetirendir, sonsuz güç ve kudret sahibidir. Bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece "ol" demesi yeterlidir. O'nun Katı'nda hiçbir şey imkansız değildir. Kainattaki tüm iktidar ve kudretin yegane sahibi Allah'tır.

İncil'de Allah'ın tüm kainat üzerindeki bu mutlak hakimiyeti çok açık ifadelerle ortaya konmaktadır. İnsanlara tüm güç ve yetkilerini verenin alemlerin Rabbi olan Allah olduğu çeşitli örneklerle açıklanmaktadır. Yeryüzündeki tüm olayları meydana getiren, tüm varlıklara hayat veren yüce Rabbimiz'dir.

Bedeni öldürebilen, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde yok edebilenden korkun. İki serçe bir kuruşa satılır, değil mi? Öyleyken biri bile Rabbinizin bilgisi olmadan yere düşmez. (Matta, 10/28-29)

Eğer kendisine gökten verilmezse hiç kimse kendiliğinden bir şey alamaz. (Yuhanna, 3/27)

...Gökten ekmeği Musa vermedi. Size gökten gerçek ekmeği veren Rabbim'dir. (Yuhanna, 6/32)

Sizleri mahkemeye verdikleri zaman, neyi nasıl söyleyeceğinizi düşünerek kaygılanmayın. Ne söyleyeceğiniz o anda size bildirilecek. Çünkü konuşacak olan siz olmayacaksınız, Rabbinizin Ruhu sizin aracılığınızla konuşacaktır. (Matta, 10/19-20)

Kurtarıcımız tek Allah, sizi düşmekten alıkoyacak, Kendi yüce huzuruna büyük sevinç içinde lekesiz olarak çıkaracak güçtedir... (Yahuda'nın Mektubu, 24-25)

O günü ve saati, ne gökteki melekler ne de elçi bilir; Allah'tan başka kimse bilmez. (Matta, 24/36)

Ölümsüzlük yalnız O'na özgüdür... O'nu ne gören olmuştur, ne de kimse görebilir... (Timoteus'a 1. Mektup, 6/16)

İçimizden, ölüme mahkûm olduğumuzu hissettik. Ama bu, kendimize değil, ölüleri dirilten Allah'a güvenmemiz için oldu. (Pavlus'un Korintlilere İkinci Mektubu, 1/9)

Tüm bu Yeni Ahit pasajları, gerçek Hıristiyanlıkta Allah'a yönelik samimi ve içten bir iman olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak bu doğru inançların yanına, üçleme gibi bir batıl inanç eklenmiş ve bu da Hıristiyanlığı dejenere etmiştir

Alıntıdır



Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Uzun Zamandır okudugum birikimlerimi Aktarmak İnsanların Okuyup Faydalanması en önemliside Hak Rızası içindir çabamız...

Son Yazılarım

İnsan Allah'a inanmaya programlanmış
Kuran ALLAH''ın Sözü
ARMAGEDON DOSYASI-3
ARMAGEDON DOSYASI-2
ARMAGEDON DOSYASI 1
Yahudilerin bekledigi Mesih: Mesih-i Deccal
HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEĞİLDİR ALLAH'IN PEYGAMBERİDİR
Hz. İsa'nin Tebliğine Uyan Samimi Hıristiyanlar: Nasraniler
İNCİL'DEKİ GERÇEK HIRİSTİYANLIK
Yahudilik, Tevrat ve TalmudSual: Yahudiliğin tarihçesi nasıldır?
HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEYİL PEYGAMBERİDİR
Mesih Plani'nin Sonu ve 'A hir Zaman'
Mesih PLANI-2
Mesih PLANI-1
Peygamberimiz neden 'zengin' değildi? İhsan Eliaçık
Güzelim Teorileri Mahveden Pis Gerçekler_ ihsan eliaçık
HANGİSİ BİZİM GERÇEĞİMİZ_ ihsan eliaçık
MASONLUĞUN SAKLANAN YÜZÜ-2
MASONLUĞUN SAKLANAN YÜZÜ -1-
TÜRKİYE 'DE MASONLUĞUN GİZLİ TARİHİ
TAPINAK ŞÖVALYELERİ VE MASONLAR
Neden 2012
1979'dan 2006 ya Kıyamet Alametleri
Mühendislik Perspektifinden Kıyamet
KUR'AN VE HADİSLERLE AHİR ZAMAN ALAMETLERİ

Kategoriler

Arkadaşlarım

fuadyusufoglu
gulpinarim
hubeyb33
e güN
surgunsehrim
adinakurbaneyrasul
yenihilal
bilaltaha
tesetturluyum
mukarrebin
ahid77
tokaris
osmanlicemiyeti
sultanabdulhamidhan
medenizat
Adem Armağan
mustafa mazlum