7/5/2009 - HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEĞİLDİR ALLAH'IN PEYGAMBERİDİR

HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEĞİLDİR ALLAH'IN PEYGAMBERİDİR Dünyanın en büyük iki İlahi dini olan İslam ve Hıristiyanlığın pek çok inançları ortaktır. Hıristiyanlar da biz Müslümanlar gibi Allah'ın mutlak varlığına, ezeli ve ebedi olduğuna, tüm kainatı yoktan yarattığına ve tüm maddeye sonsuz kudretiyle hakim olduğuna inanmaktadırlar. Müslümanların ve Hıristiyanların karşı çıktıkları fikri yanılgılar da ortaktır. Ateizme, dinsizliğe, ırkçılığa, faşizme ve ahlaki dejenerasyona karşı yaptıkları fikri mücadeleleri ya da Allah'ın varlığını tebliğ etme konusundaki çabaları büyük benzerlik göstermektedir. Ortak hedefleri, tüm insanların Allah'ı tanıyacakları, barış, hoşgörü ve huzur içinde yaşayacakları adalet dolu bir dünya oluşturmaktır. Her iki dinin inananları da Allah korkusu ve Allah sevgisiyle hareket etmekte, Allah'ın elçilerinin yolundan gitmekte ve O'nun vahyine uymaktadırlar.
Hıristiyanlarla Müslümanlar ahlaki değerler açısından da çok büyük bir uyum içindedirler. Sadece kendi çıkarlarını düşünen, sevgisiz, acımasız, bencil, çıkarcı ve dürüstlükten uzak bir insan modeli, Müslümanlar gibi Hıristiyanların da savundukları din ahlakına ters düşmektedir. Hıristiyanlar da sevginin, dürüstlüğün, merhametin, fedakarlığın, adaletin, tevazunun ve kardeşliğin hakim olduğu bir dünyanın özlemi içindedirler ve böyle bir dünya oluşturmak için çaba sarf etmektedirler. Fuhuş, eşcinsellik, uyuşturucu kullanımı, şiddet, sömürü gibi Rabbimiz'in haram kıldığı ahlaksızlıkların engellenmesi için Hıristiyanlar da mücadele etmektedirler.
Hıristiyanlar ve Müslümanlar Allah'ın seçkin kıldığı kulu Hz. İsa'ya derin bir sevgi ve saygı beslemektedirler. Hz. İsa, Allah'ın Kuran ayetleriyle bize tanıttığı ve alemlere üstün kıldığı mübarek bir elçisidir. Kuran'da Hz. İsa'nın "Dünyada ve ahirette seçkin, onurlu, saygın ve (Allah'a) yakın kılınanlardan" (Al-i İmran Suresi, 45) olduğu bildirilmektedir. O, Allah'ın çeşitli mucizelerle ve üstün bir ahlakla şereflendirdiği kıymetli bir kuludur.
Vurgulanması gereken bir diğer önemli husus ise, Allah'ın gönderdiği tüm elçilere ve kitaplara iman eden Müslümanların, hem Hıristiyanların hem de Yahudilerin inançlarına ve değerlerine saygı duyduklarıdır. İslam dininde, Yahudiliğin kutsal kitabı olan Eski Ahit'teki Tevrat ve Zebur ile Hıristiyanların kutsal kitabı olan Yeni Ahit (İncil) İlahi kitaplar olarak tanınır, bu dinlerin mensupları ise "Kitap Ehli" olarak tanımlanırlar. Rabbimiz Bakara Suresi'nde Müslümanları şu şekilde tarif etmektedir:
Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler... (Bakara Suresi, 4)
Ayetlerde bildirilen bu kitaplar Hz. İbrahim'in sayfaları, Hz. Musa'ya indirilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur ve Hz. İsa'ya indirilen İncil'dir. Allah'ın Hz. İbrahim'e vahyi bugüne kadar ulaşmamıştır. Diğer kitaplar ise zaman içerisinde ilk vahyedildikleri hallerinden uzaklaşmış, birtakım insanlar tarafından farklı nedenlerle tahrif edilmişlerdir. Dolayısıyla bazı bölümlerinde Allah'ın hak dininden uzak yorumlar ve açıklamalar yer almaktadır. Bununla birlikte Allah'a ve elçilerine iman, Allah sevgisi ve Allah korkusu, güzel ahlak gibi Kuran ayetlerine uygun bölümler de günümüze kadar gelmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.) Allah bu kitapların, gönderilmiş oldukları toplumlar için yol gösterici olduklarını bildirmektedir. Al-i İmran Suresi'nde Rabbimiz "O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti. Bundan (Kur'an'dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler..." (Al-i İmran Suresi, 3-4) şeklinde buyurmaktadır. Bir diğer ayette Allah Tevrat için şu şekilde bildirmektedir:
Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler ve yüksek bilginler de, Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.)... (Maide Suresi, 44)
Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Bakara Suresi, 136) Bir kısım Yahudi din adamları için Kuran'da "kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar" (Maide Suresi, 41) şeklinde buyurulmaktadır. Allah bir diğer ayette ise bazı Yahudilerin "Kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için 'Bu Allah Katındandır" (Bakara Suresi, 79) dediklerini bildirmektedir. Yani onlar Rabbimiz'in Hz. Musa'ya vahyettiği kutsal kitabını tahrif etmişlerdir. Hıristiyanlar ise üçleme inancıyla çok büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. (Nisa Suresi, 171)
Allah Kuran'da Kitap Ehli hakkında birçok önemli bilgi vermektedir. Bunlardan bir kısmı Kitap Ehli'nden bazı kimselerin itikadi veya ahlaki hatalarıdır. Ama bunlar, Kitap Ehli'nin tamamının gaflet ve yanılgı içinde oldukları anlamına gelmez. Ayetlerde Yahudi ve Hıristiyanlar arasında samimi dindar kişilerin de bulunduğu haber verilmektedir:
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-115)
Şüphesiz, Kitap Ehli'nden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katı'nda ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)
Örnek Müslümanlar tüm hayatları boyunca Kuran ayetlerine göre yaşarlar. Değer yargıları, ahlaki özellikleri, hayata ve insanlara bakış açıları tamamen Allah'ın Kuran ayetleriyle belirlediği şekildedir. Müslümanların Kitap Ehli'ne yaklaşımları için de aynı şey geçerlidir. Onlara her zaman hoşgörüyle, adaletle, sevgiyle yaklaşmaları esastır. Bu nedenle onları "karşıt taraf" olarak değil, Allah'a bağlı inançlı insanlar olarak görürler. Aksi, Kuran ahlakına aykırı bir davranış olacaktır. Kitap Ehli içinden de Allah'a samimi olarak iman eden ve dolayısıyla kurtuluşa ereceği umulan pek çok insan olabileceği hiç unutulmamalıdır. Dolayısıyla kitap boyunca yapacağımız tüm hatırlatmalar da bu bilinçle yazılmış ve Allah'ın birçok Kuran ayetinde bildirdiği "iyiliği emredip, kötülükten menetme" emrinin gereğini yerine getirmek hedeflenmiştir. Amacımız, üçleme inancının yanlışlığını göstermek ve sağduyulu İsevilerin gerçekleri görmelerine yardımcı olmaktır. Temennimiz tüm İsevilerin bu yanılgının farkına varmaları ve tevhid inancına uymayan tüm yanlış inanışlardan tamamen vazgeçmeleridir
HRİSTİYANLARIN "ÜÇLEME" YANILGILARI
Tarih boyunca insanları doğru yola iletmek ve içinde bulundukları yanlışları onlara haber vermek için Allah peygamberler göndermiştir. Her peygamber gönderildiği toplumu hidayet yoluna çağırmış, Rabbimiz'den aldığı vahyi kendi toplumuna bildirmiştir. Her dinin hükümlerinde, ibadetlerinde ve uygulamalarında bazı farklılıklar olmuş olsa da tüm peygamberlerin tebliğlerinin özü aynı tevhid inancıdır. Tevhid "Allah'a bir ve tek ilah olarak iman etmek" demektir. Tevhid inancına sahip olan bir kişi, tek güç ve kudret sahibinin alemlerin Rabbi olan Allah olduğunu bilir. Tüm insanların Allah'a muhtaç, aciz kullar olduğunun, tüm varlıkların Allah'a boyun eğdiğinin farkındadır. Diğer bir deyişle İslam dini dışındaki iki büyük hak din olan Yahudilik ve Hıristiyanlık, bozulmamış halleri ile Allah'a hiçbir varlığı ortak koşmamak temeli üzerine kuruludur.
Allah'ın varlığına ve birliğine inanan her üç İlahi dinin mensupları da aslında Rabbimiz'in Hz. İbrahim'e indirmiş olduğu hak dine uymaktadırlar. Kuran'da Hz. İbrahim'in dininin "hanif" bir din olduğu bildirilmiş ve Peygamberimiz (sav)'e bu dine uyması emredilmiştir:
Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)
Hanif kelimesi, "Sadece Allah'a inanıp, yalnızca O'na kulluk eden kişi" anlamındadır. Hz. İbrahim'in hanif olarak vurgulanan özelliği, sadece Allah'a bir ve tek olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır. O putperest olan kavminin batıl inanışlarından uzaklaşmış, sadece Allah'a yönelmiş, muvahhid bir kuldur. Kavmini de putperest inanışlarını terk etmeleri, putlara ibadet etmekten vazgeçmeleri için uyarmıştır. (Detaylı bilgi için Bkz. Hz. İbrahim ve Hz. Lut, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık, Şubat 2003)
Allah'ın Hz. İbrahim'e vahyettiği hak din, onun soyundan gelen diğer salih müminler tarafından ayakta tutulmuştur:
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.) Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O'na teslim olduk" demişlerdi. (Bakara Suresi, 130-133)
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim'in "hanif" dini, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında ortak bir dindir. Yahudiler Hz. İbrahim'i tüm Yahudilerin peygamberi olarak kabul eder ve Hz. İbrahim'in yolunu izlediklerini söylerler. Hıristiyanlar da Hz. İbrahim'in, Yahudilerin olduğu gibi kendilerinin de peygamberi olduğunu kabul ederler. Hz. İbrahim'e iman, ona duyulan sevgi ve saygı Yahudiler ve Hıristiyanlar için olduğu gibi Müslümanlar için de son derece önemlidir. Rabbimiz Nisa Suresi'nde şu şekilde bildirir:
İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)
Müslümanlar, Rabbimiz'in Kuran'da emrettiği gibi, tüm peygamberlere indirilenlere, "aralarında hiçbir ayırım yapmadan" iman ederler:
Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız. (Bakara Suresi, 136)
Ancak unutmamak gerekir ki, Allah'a olan coşkulu imanı, derin sevgisi, Rabbimiz'in bütün emirlerine gönülden boyun eğişi, itaati ve üstün ahlakı ile tüm inananlara örnek kılınmış olan Hz. İbrahim'e en yakın olanlar, hiç şüphesiz onun ahlakına uyanlar ve tevhid yolunu izleyenlerdir. Rabbimiz Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir. (Al-i İmran Suresi, 68)
Dolayısıyla Allah'a gönülden iman eden Hıristiyan ve Yahudilerin de, Hz. İbrahim ve ona uyan salih müminler gibi, yalnızca Allah'a yönelip dönmeleri, Hz. İbrahim'in gösterdiği güzel ahlakı, samimiyeti ve imani derinliği örnek almaları gerekir. Onlar da Hz. İbrahim'in hanif dinine uyan muvahhidler gibi, Allah'ın birliğine iman eden ve O'na hiçbirşeyi ortak koşmayan samimi kullar olmalıdırlar. Ancak günümüzde üçleme inancı nedeniyle Hıristiyanlık bu tariften uzaklaşmıştır. Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından üretilen üçleme inancı nedeniyle yanlış bir yola girilmiş, tevhid inancı değiştirilip farklı bir inanç oluşturulmuştur.
Üçleme yanılgısı Hıristiyanlar için ne ifade eder?
Hıristiyanlık Filistin'de yaşayan Yahudiler arasında doğdu. Hz. İsa'nın çevresinde bulunan ve ona inanan insanların tamamına yakını Yahudiydi ve Hz. Musa'nın şeriatına göre yaşıyorlardı. Yahudiliğin en temel özelliği ise, Allah'a bir ve tek olarak iman etmekti.
Ey Kitap Ehli, kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. (Maide Suresi,15)
Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
"Üçleme" inancı bu sürecin sonunda ortaya çıktı. Bu kavram, "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh"tan meydana gelmiş üçlü bir Allah inancı anlamında kullanılmaktadır. Üçleme, geleneksel Hıristiyanlığın en önemli iman şartlarındandır. Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'e bir ve tek olarak iman etmeyi esas alan tevhid inancı ile tamamen çelişen bu yanlış inancı şu maddelerle tanımlamak mümkündür:
Üçleme inancına göre Allah, "Üçlü birlik" kavramıyla Kendisi'ni üç kişilikte göstermiştir ve Baba-Oğul-Kutsal Ruh aynı şeydir. Bu inanış şu cümlelerle özetlenir: "Baba, Oğul, Kutsal Ruh, tek olan Tanrı'nın Kendisi'dir", "Tanrı; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak vardır"... Akıl ve mantıkla çelişen bu hatalı inanışa göre üçlemedeki üç şahsın her biri Allah'tır, dolayısıyla aynı güç ve yetkilere sahiptir. (Allah'ı tenzih ederiz.)
Hz. İsa'nın sözde Allah'ın oğlu olduğuna inanılır. Bu yanlış inanca göre Hz. İsa Allah ile aynı öze sahiptir. Bu inanışa homoousnius adını verirler ve "Baba ile Oğul aynı özden, cevherden oluşur" şeklinde özetlerler.
Hz. İsa'nın yaratılmadığına, Allah'ın oğlu olarak sonsuzluktan geldiğine inanılır. Bu yanlış inanca göre Hz. İsa insanların kurtuluşu için gökten inmiştir, cesetlenip insan olmuştur. Bu inanışa enkarnasyon adı verilir. Üçleme inancı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'e batıl bir anlayışla bakan, Allah'ın insanlara peygamber olarak gönderdiği Hz. İsa'ya ilahlık atfeden yanlış bir inanıştır. Ancak, kendi içinde birçok çelişkiler barındırmasına ve tevhid inancının tamamen karşısında yer almasına rağmen, Hıristiyan inanışlarında çok önemli bir yere sahiptir. Üçlemeye, dolayısıyla Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna inanmayan bir kişi, üçlemeyi savunanlar tarafından gerçek bir Hıristiyan olarak kabul edilmez.
İlginç olan bir husus, tarih boyunca üçleme inancına karşı çıkıp, Hz. İsa'nın sadece Allah'ın peygamberi olan bir beşer olduğunu savunan çeşitli kişi ve toplulukların şiddetli baskılara maruz kalmış olmalarıdır. Bu kişilerin İncil'den ve Hz. İsa'nın hayatından getirdikleri deliller her zaman göz ardı edilmiş, insanlar bu konularda konuşmaktan menedilmişlerdir. İlerleyen bölümlerde daha detaylı olarak inceleyeceğimiz söz konusu tevhid inancı sahipleri, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu söyleyenlere şiddetle karşı çıkmış, bunun açıkça "Allah'a şirk koşmak" olduğunu söylemişlerdir. Bu nedenle de asırlar boyunca "kafir", "sapkın" (heretik) ve hatta "din düşmanı" olarak tanıtılmış, onlara destek verenler de aynı tepkilerle karşılaşmışlardır. Kimi yurtlarından sürülmüş, kimi de engizisyon mahkemelerince yakılarak öldürülmüş veya asılmışlardır. Bu tepkiler üçleme karşıtlarının sayıca artmalarını ve fikirlerini yaymalarını engellememiştir. Ancak üçleme savunucuları her zaman için çoğunluğu oluşturmuşlardır.
Konuyu tarafsız gözle araştıranlar bile, gerçek Hıristiyanlığın, tarih boyunca baskı altına alınan söz konusu muvahhid (tevhide inanan) Hıristiyanlık olduğunu tespit etmektedirler. Özellikle de 18. yüzyılda başlayan bağımsız Kitab-ı Mukaddes araştırmalarının büyük bir bölümünde, üçleme, kefaret ve benzeri inanışların Hıristiyan kutsal kitaplarında yer almadığı sonucuna varılmıştır.
Bu tarihsel kanıtların da etkisiyledir ki, günümüzde bazı Hıristiyan mehzepler üçlemeyi reddetmektedirler. Örneğin dünyanın dört bir yanında kiliseleri bulunan Üniteryen Kilisesi, üçleme inancını kabul etmeyen çok büyük bir Hıristiyan topluluğudur. Bu gibi cemaatler -aralarında çeşitli görüş farklılıkları bulunsa da- Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmemekte, gerçek Hıristiyanlığın bir ve tek olarak Allah'a iman etmeyi emrettiğini söylemektedirler. Büyük bir bölümü de Hz. İsa'nın tüm insanların günahlarına kefaret olarak çarmıha gerildiği yönündeki iddianın yanlışlığını vurgulamaktadırlar. Günümüzde üçleme karşıtı Hıristiyanlarla, farklı isimler altında ve farklı kilise oluşumları şeklinde karşılaşmak mümkündür. Özellikle de Amerika'da "üçleme karşıtları" her geçen gün daha da güçlenmekte ve Hıristiyan dünyasında gerçekleri açıkça dile getirenlerin sayısı büyük bir artış göstermektedir. Bunlar arasında "The Worldwide Church Of God" özellikle dikkat çekicidir. Bu kilisenin kurucusu Herbert W. Armstrong, üçleme inancının putperest kültürlerin etkisiyle ortaya çıkan bir batıl inanç olduğunu savunmaktadır.
Öte yandan bazı Hıristiyan kiliseleri içinde üçleme karşıtı görüşlerin ortaya çıktığı, ancak bunların bastırıldığı da bilinen bir gerçektir. Örneğin Kuzey Amerika'da 19. yüzyılda doğan ve Hz. İsa'nın dönüşünün çok yakın oluşuna dikkat çeken Seventh Day Adventist hareketinin kurucuları, gerçekte "Ariusçu" bir temelde kurulmuş ve üçleme inanışını reddetmişlerdir. (Arius, ileride inceleyeceğimiz gibi, üçleme inancı ve Hz. İsa'ya atfedilen ilahlık iddiasını reddeden, 3. yüzyılda yaşamış önemli bir Hıristiyan din adamıdır.) Ancak diğer Hıristiyan kiliselerinin Seventh Day Adventist mezhebine getirdikleri "Hıristiyanlıktan sapma" suçlamaları, Ariusçu inancın terk edilmesine ve bunun yerine üçleme inancının kabul edilmesine yol açmıştır. Bu ilginç dönüşüm, bugün söz konusu kilisenin mensupları tarafından da kabul edilmektedir.1
Bu konuda en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, üçleme inancına Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir bölümünde rastlanamamasıdır. Ne Yahudilerin Kutsal Kitapları olan Eski Ahit'te ne de Hıristiyanların kutsal metni olan İncil'de bu inanç yer almamaktadır. Üçleme inancı İncil'de yer alan bazı ifadelerin yanlış yorumlarına dayanmaktadır ve bu kelime ilk kez 2. yüzyılın sonlarında Antakyalı Theophilus tarafından kullanılmıştır. Söz konusu inancın kabul görmesi ise çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Bu nedenle de Kitab-ı Mukaddes araştırmacıları ve üçleme karşıtları özellikle; "Eğer bu inanç gerçekten doğru olsaydı, Hz. İsa'nın bu konuyu tüm açıklığıyla insanlara anlatmış olması gerekmez miydi? Üçleme inancının Kutsal Kitap'ta açık ifadelerle yer alması gerekmez miydi?" soruları üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bu sorulara kendilerinin verdikleri cevap ise açıktır: İncil'de tüm açıklığıyla yer almayan, dolayısıyla ilk Hıristiyanlar tarafından bilinmeyen bir inanç, Hıristiyanlığın temeli olamaz. Bu, Hz. İsa'nın ardından ve yerleşik Yunan kültürünün etkisiyle oluşturulan bir yanılgıdır.
harun yahya org dan alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/5/2009 - Hz. İsa'nin Tebliğine Uyan Samimi Hıristiyanlar: Nasraniler
 Hz. İsa'nin Tebliğine Uyan Samimi Hıristiyanlar: Nasraniler
Hz. İsa, arkasında sadık bir müminler topluluğu bıraktı. Yeni Ahit'e göre Hz. İsa'nın seçtiği on iki havari, Hz. İsa'nın ailesi ve Hz. İsa'ya iman eden diğer Yahudilerden oluşan bu topluluk, diğer Yahudiler tarafından "Nasraniler" (Nazareans) olarak tanımlandılar.11 Bu ifadenin, İncil'de Hz. İsa için kullanılan "Nasıralı İsa" deyiminden türediği ya da bu deyimle aynı kaynaktan çıktığı kabul edilir.
Nasraniler Eski Ahit'e ve Hz. Musa'nın hükümlerine uymaya devam ediyorlar, Musevi inancının emir ve yasaklarına uyuyorlardı. Nasranileri diğer Yahudilerden ayıran en önemli fark ise, Hz. İsa'nın getirdiği yeni dini benimsemeleri ve onu bir peygamber ve bir Mesih olarak kabul etmeleriydi. Hz. İsa'nın, daha önceden Hz. Musa tarafından haber verilen12 ve Allah'ın, Yahudileri doğru yola yöneltip dinlerini batıl inanışlardan arındırmak için gönderdiği peygamber olduğuna iman ediyorlardı. Nasraniler Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından, onun getirdiği mesajı yaymak için tüm imkanlarıyla mücadele ettiler. Yeni Ahit'in İncillerden sonra en önemli kitabı kabul edilen Elçilerin İşleri, bu konu hakkında önemli bilgiler verir.
Nasranilerin mesajı
Elçilerin İşleri'nde yazıldığına göre, Hz. İsa'nın öğrencileri peygamberlerinin Allah Katı'na alınışının ardından yoğun bir baskı görmeye başladılar. Dönemin Yahudi din adamları, onları kendilerince sapkın bir mezhep olarak görüyor ve elden geldiğince susturmak ve sindirmek istiyorlardı. Romalıların gözünde de sakıncalı bir konumdaydılar. Ancak baskılar ve kınamalar onları yıldırmadı. Bunun en büyük sırrı ise kuşkusuz Allah'a olan inançlarıydı. Bu inanç onlara büyük bir dayanışma ve kardeşlik de kazandırmıştı. Elçilerin İşleri'nde bu durum şöyle anlatılır:
İmanlıların tümü birarada bulunuyor, herşeyi ortaklaşa kullanıyorlardı. Mallarını mülklerini satıyor ve bunun parasını herkese ihtiyacına göre dağıtıyorlardı. Her gün tapınakta toplanmaya devam eden imanlılar, kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ve sadelikle yemek yiyor ve Allah'ı övüyorlardı. Tüm halkın beğenisini kazanmışlardı. Rab de her gün yeni kurtulanları onların arasına katıyordu. (Elçilerin İşleri, 2/44-47)
Bir başka bölümde, Nasraniler arasındaki dayanışma ve fedakarlık şöyle anlatılır:
İnananların topluluğu yürekte ve düşüncede birdi. Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için "bu benimdir" demiyor, herşeylerini ortak kabul ediyorlardı... Allah'ın büyük lütfu hepsinin üzerindeydi. Aralarında yoksul olan yoktu. Çünkü toprak ya da ev sahibi olanlar bunları satar, sattıklarının bedelini getirip elçilerin buyruğuna verirlerdi; bu da herkese ihtiyacına göre dağıtılırdı. Örneğin, Kıbrıs doğumlu bir Levili olan ve elçilerin Barnaba, yani 'Cesaret Verici' diye adlandırdıkları Yusuf, sahip olduğu bir tarlayı sattı, parasını getirip elçilerin buyruğuna verdi. (Elçilerin İşleri, 4/32-37)
Bu denli büyük bir iç disipline sahip olan Nasraniler, Hz. İsa'nın tebliğini diğer Yahudilere anlatmaya devam ettiler. Hz. İsa'yı tanıtırken de onun Allah'ın Yahudilere gönderdiği son peygamber olduğunu söylüyorlardı. Havari Petrus'un Süleyman Tapınağı'ndaki bir grup Yahudiye yaptığı bir konuşma, Elçilerin İşleri'nde şöyle aktarılır:
"Şimdi ey kardeşler, yöneticileriniz gibi sizin de bilgisizlikten ötürü böyle davrandığınızı biliyorum... Öyleyse, günahlarınızın silinmesi için tövbe edin ve Allah'a dönün. Öyle ki, Rab size yenilenme fırsatları versin ve sizin için önceden belirlenmiş olan Mesih'i, yani İsa'yı göndersin. Allah'ın eski çağlardan beri kutsal peygamberlerinin ağzından bildirdiği gibi, herşeyin yeniden düzenleneceği zamana dek İsa'nın gökte kalması gerekiyor. Musa şöyle demişti: 'Tanrınız olan Rab size, kendi kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak. Onun size söyleyeceği her sözü dinleyin. O peygamberi dinlemeyen herkes Allah'ın halkından koparılıp yok edilecektir.'
Samuel ve ondan sonra gelip konuşmuş olan peygamberlerin hepsi de bu günleri duyurmuştur. Sizler peygamberlerin mirasçıları, Allah'ın atalarınızla yaptığı antlaşmanın mirasçılarısınız. Nitekim Rab İbrahim'e şöyle demişti: 'Senin soyunun aracılığıyla yeryüzündeki tüm halklar kutsanacaktır.' Allah, her birinizi kötü yollarından döndürüp kutsamak için kulunu ortaya çıkarıp önce size gönderdi." (Elçilerin İşleri, 3/17-26)
Bu ifadelerde Petrus, Hz. İsa'dan "Allah'ın kulu" diye bahsetmekte ve onun bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır. Hz. İsa'nın, Hz. Musa tarafından haber verilmiş bir peygamber olduğu insanlara anlatılmaktadır ve "Allah'ın Oğlu" gibi bir kavram yer almaktadır. Üçleme inancından ya da Hz. İsa'ya atfedilen sözde ilahlık sıfatından da bir bahis yoktur. (Allah'ı tenzih ederiz.)
Nasranilere Baskılar
Elçilerin İşleri'nde anlatıldığına göre dönemin Yahudi din adamları Nasranilerden rahatsız oldu ve onların tebliği yayıldıkça bu rahatsızlık arttı. Hem Yahudi din adamları, hem de onlar tarafından kışkırtılan Roma yönetimi onları "siyasi açıdan" tehlikeli bir grup saydı ve hedef aldı. Tarihi kayıtlara göre, Nasranilere karşı uygulanan baskı politikası giderek arttı. Birçok kez tutuklandılar, kırbaçlandılar ve Hz. İsa'nın adını anmamaları için uyarıldılar. MS 48-49 yıllarında Nasranilerin tutuklanması ve cezalandırılması iyice arttı. Sonunda, MS 62-65 yılları civarında Nasranilerin lideri tutuklandı ve öldürüldü. Nasranilerin diğer Yahudilerle, özellikle de önde giden din adamları ile (Saddukiler ve Ferisiler) anlaşamamalarının nedeni, İncil metinlerine göre, bu din adamlarının "kuşaktan kuşağa aktardıkları geleneklerle Tanrı'nın sözünü geçersiz kılmaları"ydı. (Markos, 7/13)
Yeni Ahit'e göre Hz. İsa'nın yakın ailesinin ve havarilerinin liderliğinde yaşayan bu cemaatin belirgin vasfı "bir ve tek olarak Allah'a" inanmalarıydı. Nasraniler için Hz. İsa Allah'ın kutlu elçisi idi. Üçleme inancı ise onlar için hiçbirşey ifade etmiyordu. Onlar için önemli olan Hz. İsa'nın getirdiği mesajdı. Nitekim Nasrani yazılarında -örneğin Yeni Ahit'teki "Yakub'un Mektubu"nda- hep Allah'a imana çağrıda bulunulmakta ve daha çok imani kavramların üzerinde durulmaktadır.
48-49 yılları arasında Yahuda'nın Romalı valisi, çok sayıda Nasraniyi çarmıha gerdirdi. Roma'ya karşı gelişen her türlü isyan hareketinde Nasranilerin de rolü olduğu düşünülüyordu. 50'li yıllarda baskı sürdü. Nasrani topluluğu 65 yılında Kudüs'ten çıktı ve Mezopotamya'ya doğru göç etti.
"Sapkınlar" ve Ebionlar
Nasraniler, ikinci yüzyıldan itibaren Kilise önderlerinin yazılarında "sapkın" bir mezhep olarak anılmaya başladılar. Kilise'nin önemli isimlerinden biri olan Justin Martyr, MS 150 yılında yazdığı bir metinde, Hz. İsa'yı bir Mesih olarak tanıyan, ancak yine de onu normal bir insan sayan, yani "Tanrı'nın oğlu" (Allah'ı tenzih ederiz) olarak görmeyen, bir mezhepten söz etmişti. Martyr bir konuyu daha vurgulamıştı; bu insanlar üçlemeyi savunan çevreler tarafından kötüleniyorlardı ve iki tarafın arası son derece bozuktu.13
Bundan yaklaşık yarım yüzyıl sonra ise, Katolik Rahip Irenaeus, Adversus Haereses (Sapkınlara Cevaplar) adlı bildirisini yayınlandı. Irenaeus'un en çok yerdiği "sapkın"ların başında da "Ebionim" olarak tanımladığı bir cemaat geliyordu. "Ebionim" kelimesi, İbranice'deki "Ebion" kelimesinin çoğuluydu ve kısaca "fakirler" anlamına geliyordu.
Hani melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır…" (Al- I İmran Suresi, 45)
Irenaeus'a göre Ebionlar cemaatinin "sapkın" olmasının nedeni ise, Hz. İsa'nın normal bir insan olduğu yönündeki inançlarıydı. Ayrıca yine Irenaeus'a göre, Yahudi hükümlerinin tüm kurallarına hala titizlikle uyuyorlar, öte yandan dört İncil içinden de bir tek Matta İncili'ni kabul ediyorlardı.14 Yazılı kaynaklardan söz konusu Ebionlar cemaatinin Nasraniler olduğu anlaşılmaktadır. Kilise önderleri "Ebion" ve "Nasrani" terimlerini hep aynı topluluğu ifade etmek için kullanmışlardır. Örneğin 4. yüzyılın sonlarında Epiphanius adlı bir Kilise yazarı, yazdığı bir bildiride "Nasrani" ve "Ebion" kelimelerini aynı anlamda ve aynı grubu ifade etmek için dönüşümlü olarak kullanıyordu. Epiphanius'a göre, bu grubun "sapkınlığı" Hz. İsa'nın sözde ilah olduğunu reddetmelerinden ve onu normal bir insan olarak tanımlamalarından kaynaklanıyordu. Epiphanius, bu kişilerin, Kilise'nin onayladığı Yeni Ahit kitaplarını değil, bu kitapların "başka versiyonlarını" kullandıklarını da vurguluyordu.15
Ebionların Hz. İsa'yı bir insan olarak gördükleri, ona ilahlık atfetmek gibi bir inanca sahip olmadıkları, 22 Aralık 2003 tarihli Time dergisinde yayınlanan "The Lost Gospels" (Kayıp İnciller) başlıklı bir makalede de şöyle vurgulanıyordu:
Ebionlar Hz. İsa'ya inanıyor, ancak (araştırmacı) Ehrman'ın belirttiği gibi, 'onu Yahudi kutsal kitabında vaat edildiği gibi, "Yahudilere gönderilmiş Yahudi Mesihi" olarak görüyorlardı. Ebionların inandığı Hz. İsa, Üçleme'nin bir parçası değildi. Onun bir insan olduğunu ve özelliğinin Yahudi şeriatını mükemmelleştirmek olduğunu savunuyorlardı.16
Kudüs'ten ayrılan Nasraniler Suriye taraflarına göç ettiler ve ilerleyen birkaç yüzyılda Mezopotamya'da varlıklarını sürdürdüler. Ancak Nasraniler bir topluluk olarak bu bölgede yaşadılarsa da, Nasrani öğretisi giderek yayıldı ve çok daha uzak coğrafyalara ulaştı. Roma'daki Katolik Kilisesi'nin ulaşmadığı bölgelerde, en azından Hıristiyanlığın ilk dört yüzyılında, Nasrani inancına sahip çeşitli Hıristiyan mezhepleri geliştiler. Nasrani öğretisine sahip çıkan ya da en azından bu öğretiden etkilenen söz konusu muhalif Hıristiyan hareketlerinin en ünlüsü, önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz İskenderiye Piskoposu Arius'un adıyla anılan "Ariusçuluk" hareketiydi.
Harun yahya org dan Alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/2/2009 - İNCİL'DEKİ GERÇEK HIRİSTİYANLIK
İNCİL'DEKİ GERÇEK HIRİSTİYANLIK
İncil'de üçleme inancına hiçbir dayanak bırakmayan, aksine Allah'a bir ve tek olarak iman etmeyi esas alan tevhid inancını savunan pek çok açıklama bulunmaktadır. Nitekim tarih boyunca üçlemeye karşı çıkan gruplar da buna dikkat çekmiş, üçlemeyi savunanların delilsiz yorumlarda bulunduklarını ifade etmişlerdir.
Üçleme inancı Hz. İsa'ya Allah ile eşit ilahlık atfederken (Allah'ı tenzih ederiz), İncil açıklamalarında Allah'ın birliği, herşey üzerinde sonsuz hakimiyeti olduğu çok detaylı olarak tarif edilmektedir. Hem Hz. İsa'nın kavmine ve talebelerine yaptığı tebliğde, hem de havarilerin konuşmalarında insanlar hep tevhid inancına çağırılmaktadır. Hz. İsa her yaptığını gerçekte Allah'ın sonsuz güç ve kudretiyle yaptığını, her söylediğini Allah'ın kendisine söylettiğini, mucizeleri Allah'ın dilemesiyle gerçekleştirdiğini sürekli olarak dile getirmektedir. Kendisini yücelten kişileri Allah'ı yüceltmeye, Allah'ın sonsuz gücünü anmaya ve O'na teslim olmaya davet etmektedir.
Hz. İsa'nın nasıl tebliğde bulunduğunu gösteren birçok Kuran ayeti vardır. Maide Suresi'nde bu konuda şu şekilde buyurulmaktadır:
Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın. Eğer onları azaplandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen." (Maide Suresi, 116-118)
Ayetlerde de bildirildiği gibi Hz. İsa insanları sadece Allah'a iman edip, O'nun için yaşamaya davet etmiştir. Tevhid inancı aynı İslam dininde olduğu gibi "gerçek Hıristiyanlığın"da temelini oluşturmaktadır.
Eski Ahit'te tevhid inancı
Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışından 30-40 yıl sonra ortaya çıkan batıl "Allah'ın oğlu" kavramı zamanla insanlar arasında yaygınlaştı. Ancak bu kavramın neyi ifade ettiği oldukça uzun bir süre belirsiz kaldı. Bazıları bu ifadeyi sadece Hz. İsa'nın Allah Katı'ndaki seçkin konumunu ifade eden mecazi bir kavram olarak yorumladılar ve Allah'ın birliğine inanmaya devam ettiler. Bazıları ise bu kavrama dayanarak Hz. İsa'yı sözde ilahlaştırdılar ve onu kendilerince "Oğul Tanrı" saydılar.
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.".. (Al-I İmran Suresi, 64)
Hz. İsa bilindiği gibi İsrail soyundandı ve tebliğini de İsrailoğullarına ulaştırdı. İsrailoğulları, yani Yahudiler, Hz. İsa geldiğinde, iki bin yıldır Allah'a bir ve tek olarak iman eden bir topluluktu. Hz. İbrahim'le başlayan ve sonra da birbiri ardına gelen birçok peygamberle Rabbimiz Yahudilere vahyini ulaştırmıştı. Elçileri onları bu vahye eksiksiz uymaları için uyarmışlardı. Allah'ın Kuran'da bildirilen ifadeyle "içinde bir hidayet ve nur olarak" indirdiği Tevrat'ı (Maide Suresi, 44), Hz. Musa'dan bu yana biliyorlardı. Hz. İsa ise, Hıristiyanların da kabul ettiği gibi, Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmişti. Tevrat'ta ve Eski Ahit'in diğer kitaplarında Hz. İsa'nın geleceğine işaret eden müjde haberleri vardı.
İşte bu gerçek, İznik Konsili'nde oy çokluğu ile kabul edilen üçleme inancının ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu ortaya koyuyordu. Çünkü ne Tevrat'ın ne de Eski Ahit'i oluşturan diğer kitapların herhangi bir yerinde, söz konusu üçleme inancından bahsedilmiyordu. İsrail peygamberleri halklarını iki bin yıl boyunca bir ve tek olarak Allah'a iman etmeye davet etmişler, ama üçleme inancını çağrıştıracak en ufak bir açıklamada asla bulunmamışlardır. Ne Hz. İbrahim'den, ne Hz. Musa'dan ne de bir başka peygamberden böyle bir açıklama duyulmamıştı. Hepsinin öğrettiği dinin tek bir temeli vardı: Allah'ı bir olarak tanımak ve O'ndan başka ilah edinmemek. Yahudilerin en sık tekrarladıkları Tevrat pasajında şöyle deniyordu: "Dinle, Ey İsrail: Allah'ımız Rab bir olan Rab'dir." (Tesniye, 6/4)
Diğer pek çok Eski Ahit pasajında da aynı gerçek vurgulanır:
Rab, Kendisi Allah'tır, O'ndan başkası yoktur... Bugün bil ve yüreğine koy ki, yukarıda göklerde ve aşağıda yerde, Rab, O Allah'tır, başka yoktur. (Tesniye, 4/35-39)
...Benden önce Allah olmadı ve Benden sonra olmayacak. Ben Rabbim ve Benden başka kurtarıcı yoktur... (İşaya, 43/10-11)
Çünkü gökleri yaratan Rab, dünyaya şekil veren, ve onu yaratan, onu pekiştiren, ve onu boşuna yaratmayan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren Allah şöyle diyor: Rab Benim; ve başkası yoktur. (İşaya, 45/18)
Ve Benden başka Allah, hak Allah ve Kurtarıcı yok; Benden başkası yoktur. (İşaya, 45/22)
... Allah'ımız Rab bir olan Rab'dir ve Allah'ın Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. (Tesniye, 6/4-5)
Yukarıdaki Tevrat pasajlarında da görüldüğü gibi Rabbimiz'in sonsuz güç ve kudreti, tüm kainatın tek sahibi olduğu Yahudiliğin temel bir gerçeğidir.
Eski Ahit'i okuyan herkes, içindeki tüm kitaplarda tek bir İlah'tan, alemlerin Rabbi olan Allah'tan söz edildiğini açıklıkla görür. Eski Ahit'te üçlemeden tek bir kez bile bahsedilmeyişi son derece anlamlıdır.
Bu anlamın açık sonucu, üçlemenin İlahi dine sonradan girmiş bir batıl inanç olduğudur.
İncil'de "Allah'a bir ve tek olarak iman etmek" esastır
Kuran'da Hz. İsa'nın Yahudilere şu şekilde tebliğde bulunduğu bildirilmektedir:
...Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin... (Maide Suresi, 72)
Hz. İsa'nın insanları tevhide çağıran ifadeleri, aksi yönden tahriflere maruz kalmış olan Yeni Ahit'in İncillerinde de bugün hala mevcuttur. Örneğin Hz. İsa, Markos İncili'ne göre, kendisine gelerek "tüm buyrukların en önemlisi hangisidir?" diye soran bir Yahudi din bilginine şöyle cevap vermiştir:
En önemlisi şudur: 'Dinle, ey İsrail! Allah'ımız olan Rab tek Rab'dir. Allah'ın olan Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev'. (Markos, 12/29-30)
Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım. (Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip-iletecektir." (Zuhruf Suresi, 26-27)
Ve bunu (bu tevhid inancını) belki (insanlar Allah'a) dönerler diye ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıldı-bıraktı. (Zuhruf Suresi, 28)
Yine Markos İncili'nde yer alan aşağıdaki pasaj ise, Hz. İsa'nın kendisinin sözde ilahlaştırılması bir yana, övülmesine bile engel olduğunu göstermektedir:
İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp ona, "İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?" diye sordu. İsa ona, "Bana neden iyi diyorsun?" dedi, "iyi olan tek biri var, O da Allah'tır." (Markos, 10/17-18)
Aslında tek başına bu pasaj bile, üçlemenin gerçek Hıristiyanlığa aykırı bir inanç olduğunu göstermeye yeterlidir. Hz. İsa övgü kabul etmeyip övülmeye layık olanın sadece Allah olduğunu vurgulayarak, kendisinin Allah'ın bir kulu olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmektedir.
Hz. İsa'nın İsrailoğullarına anlattığı gerçek, tarihin başından bu yana tüm peygamberlerin anlattığı gerçektir: Rabbimiz, herşeyi yoktan yaratan, en güzel bir biçimde kusursuzca var eden, pek büyük ve üstün olan, herşeyin iç yüzünden ve gizli yönlerinden haberdar olan, ezeli ve ebedi olan, doğmamış ve doğrulmamış olan, her türlü eksiklikten münezzeh, diri, herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten, şanı büyük olan, hükmeden, keremi bol olan, esirgeyen ve bağışlayan Yüce Allah'tır. Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'a teslim olmuştur.
De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi." (Al-i İmran Suresi, 95)
Nitekim Yeni Ahit'te de "Allah'ın birliği" çok önemli bir iman şartı olarak yer almaktadır. Her türlü çok tanrılı, üç tanrılı inanışlar ya da her nevi putperestlik Tevrat'ta olduğu gibi İncil'de -hem dört İncil'de hem de elçilerin yazı ve mektuplarında- de ağır bir şekilde kınanmaktadır. Birçok İncil pasajında Allah'ın dışında ilahlar edinenler tevhid inancına davet edilmektedirler. Bu açıklamalardan bazıları şu şekildedir:
İsa ona dedi... "Allah'ımız Bir olan Rab'dir"... Yazıcı ona dedi: "Çok iyi öğretmen, hakikat üzere dedin ki, O Birdir; O'ndan başkası yoktur". (Markos, 12/29-32)
... Allah birdir. (Galatyalılara Mektup, 3/20)
Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 1/23-25)
... Bizim için tek Allah vardır: Herşeyin Kendisi'nden oluştuğu Allah. Bizler de O'nun için yaşamaktayız... (Korintoslulara 1. Mektup, 8/6)
...Biliyoruz ki put, dünyada gerçekte var olmayan bir şeydir ve birden fazla Tanrı yoktur. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 8/4)
... Tahtları üzerinde oturan yirmi dört ihtiyar, yüzüstü yere kapandı. Allah'a tapınarak şöyle dediler: "Gücü herşeye yeten, var olan ve var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz..." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 11/16-17)
Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Tanrı'ya çağlar çağı onur ve yücelik olsun. (Timoteos'a 1. Mektup, 1/17)
Tek bir Allah vardır... (Timoteos'a 1. Mektup, 2/5)
Sen Allah'ın Bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun... (Yakup'un Mektubu, 2/19)
Kurtarıcımız Tek Allah'a yücelik olsun... (Yahuda'nın Mektubu, 24)
Birbirinizi yücelten ve tek olan Allah'tan gelen yüceliği aramayan sizler, bana nasıl iman edebilirsiniz? (Yuhanna, 5/44)
Allah'ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. (Luka, 1/37)
Hak melik olan Allah pek yücedir, O'ndan başka İlah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir. Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir İlah'a taparsa, artık onun hesabı Rabbinin Katındadır. Şüphesiz inkar edenler kurtuluşa eremezler. (Müminun Suresi, 116-117)
Yukarıdaki açıklamaların dışında İncil'de Allah'ı bir ve tek İlah olarak tarif eden birçok başka açıklama da mevcuttur. Bu konuya bir diğer örnek ise Hz. İsa'nın öğrencilerinin yaptıkları tebliğlerdir. Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından Hıristiyanlar köy köy, kasaba kasaba dolaşıp insanlara Hz. İsa'nın söylediklerini aktarmış ve onları Allah'a teslim olmaya davet etmişlerdir. İncil'de onların, tebliğ yaptıkları insanları Allah'a bir ve tek olarak iman eden Hıristiyanlar olmaya çağırdıkları şöyle aktarılmaktadır:
Ne var ki elçiler, Barnaba'yla Pavlus, bunu duyunca giysilerini yırtarak kalabalığın içine daldılar. "Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" diye bağırdılar. "Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, göğü, yeri, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratmış olan... Allah'a dönmeye çağırıyoruz... Size iyilik ediyor. Gökten yağmur yağdırıyor, çeşitli ürünleriyle mevsimleri düzenliyor, sizi yiyecekle doyurup yüreklerinizi sevinçle dolduruyor." (Elçilerin İşleri, 14/14-17)
Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, göğün ve yerin Rabbi olan Allah, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve herşeyi veren Kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinmesi varmış gibi O'na insan eliyle hizmet edilmez. Allah, tüm ulusları bir tek insandan türetti ve onları yeryüzünün dört bir bucağına yerleştirdi. Ulusların var olacağı belirli süreleri ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, Kendisi'ni arasınlar... diye yaptı. Aslında Allah hiçbirimizden uzak değildir. Nitekim, O'nda yaşıyor ve hareket ediyoruz, O'nda varız... (Elçilerin İşleri, 17/24-28)
___Allah sonsuz güç ve kudret sahibidir
Teslis inancına göre Hz. İsa yaratılmamıştır, ezelden beri vardır ve Allah ile eşit güçlere, yetkilere sahiptir. (Allah'ı tenzih ederiz) Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Günümüzde üçlemeye inananlar Hz. İsa'nın kendilerini kurtaracağına, dualarını kabul edeceğine, onun sayesinde tüm günahlarından kurtulduklarına inanırlar. (Kefaret yanılgısı, ileride detaylı olarak incelenecektir.) Bu yanlış inanç şekli, Kuran ayetlerinde tarifi yapılan çok büyük bir aldanıştır. Üstelik İncil açıklamalarında da bu inanış hiçbir şekilde desteklenmemekte, tam aksine yalanlanmaktadır.
Bu yanlış inanca İncil'den sözde bazı deliller getirilir. Bu delillerin başında ise Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler gelmektedir. Oysa Hz. İsa'nın insanlara birçok mucize göstermesi, onu sözde ilahlaştıran inanca delil oluşturmaz. Bu mucizeler Kuran'da da belirtilen açık birer gerçektir. Hz. İsa'nın babasız doğumu, beşikteyken konuşması, körleri, alaca hastalığı olanları iyileştirmesi gibi hayatı boyunca gösterdiği pek çok mucizesi olmuştur. Ancak bu mucizeler sonsuz güç ve kudret sahibi olan, tüm kainat üzerinde hakim olan Rabbimiz'in lütfu ile gerçekleşmiştir. Allah Hz. İsa'nın dışında, Hz. Musa'ya, Hz. Süleyman'a, Hz. İbrahim'e, Hz. Zekeriya'ya, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e ve daha birçok peygambere de mucizelerle yardım etmiştir. Ancak üçleme inancını savunanlar bu mucizeleri kendilerince delil göstererek Hz. İsa için sözde ilahlık iddiasında bulunurlar. Oysa bu da diğerleri gibi İncil'de yer alan açıklamalarla çelişen bir iddiadır.
Hz. İsa, konuşmalarında hep Allah'ın şanını yüceltmiş, "Allah'ın bana verdiği buyruk uyarınca iş görüyorum." (Yuhanna, 14/31); "Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum." (Yuhanna, 14/10) ve "Size önemle belirtirim ki, elçi kendiliğinden hiçbir şey yapamaz" (Yuhanna, 5/19) gibi ifadelerle tüm gücün Allah'a ait olduğunu belirtmiştir.
Allah'ın sonsuz güç ve kudretinin ifade edildiği bazı İncil pasajları şu şekildedir:
Herşeyin kaynağı O'dur; herşey O'nun aracılığıyla ve O'nun için var oldu. Sonsuza dek O'na yücelik olsun. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/36)
Beş serçe iki meteliğe satılmıyor mu? Ama bunların bir teki bile Allah Katı'nda unutulmuş değildir. Nitekim başınızdaki saçlar bile tek tek sayılıdır... (Luka, 12/6-7)
İsa onlara bakarak, "İnsanlar için bu imkansız, ama Allah için herşey mümkün" dedi. (Matta, 19/26)
... O, herşeyin üzerinde hüküm süren, sonsuza dek övülecek Allah'tır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 9/5)
Allah'ın zenginliği, bilgeliği ve bilgisi ne derindir!.. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/33)
Allah'tan korkun! O'nu yüceltin! Çünkü O'nun yargılama saati geldi. Göğü, yeri, denizi ve su pınarlarını yaratana tapının! (Vahiy, 14/7)
...Gücü herşeye yeten Rab Tanrı, senin işlerin büyük ve şaşılacak işlerdir. Ey ulusların Kralı, senin yolların doğru ve adildir. Rab, Sen'den korkmayıp adını yüceltmeyecek olan kim var? Çünkü kutsal olan yalnız Sensin. Bütün uluslar gelip senin önünde tapınacaklar. Çünkü senin adil işlerin açıkça görüldü. (Vahiy, 15/3-4)
...Herşey Allah'tandır. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 11/12) ...Kurtarış, yücelik ve güç Allah'ımıza özgüdür. Çünkü O'nun yargıları doğru ve adildir... Çünkü gücü herşeye yeten Rab Tanrımız egemenlik sürüyor. (Vahiy, 19/1-6)
... Allah'tan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Allah tarafından kurulmuştur. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 13/1)
...Rab şöyle diyor: "Varlığım hakkı için her diz önümde çökecek ve her dil Allah olduğumu açıkça söyleyecek." (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 14/11)
Mübarek ve tek Hükümdar, kralların Kralı, Rablerin Rabbi, ölümsüzlüğün tek sahibi, yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Allah, Mesih'i belirlenen zamanda ortaya çıkaracaktır. Onur ve kudret sonsuza dek O'nun olsun. (Pavlus'un Timoteus'a Birinci Mektubu, 6/15-16)
Dikkat edin! Yapmanız gereken doğru işleri gösteriş için insanların gözü önünde yapmayın. Öyle yaparsanız, göklerdeki Rabbiniz'den ödül alamazsınız. Siz ise, dua edeceğiniz zaman odanıza girip kapıyı örtün ve gizlide olan Rabbiniz'e dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Rabbiniz sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar, söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! Çünkü Rabbiniz, nelere gereksinmeniz olduğunu daha siz O'ndan dilemeden önce bilir. Ayartılmamıza izin verme. Kötü olandan bizi kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik sonsuzlara dek Senindir. (Matta, 6/5-8, 13)
İncil'de bildirilen bu gerçekler, Kuran'da bildirilenlerle uyum içindedir. Zaten bunlar, tarihin başından bu yana tüm peygamberlerin öğrettiği mutlak hakikatlerdir: Zamanı, mekanı, insanı, tüm alemleri ve varlıkları Allah yaratmıştır. Rabbimiz, her türlü kusur ve eksiklikten münezzehtir. O, Üstün ve Yüce olandır. Her olay Rabbimiz'in izniyle ve takdiriyle gerçekleşir. Kuran'da dildirilen ifadeyle, Allah dilemeden, yeryüzünde bir yaprak düşmez, bir dişi gebe kalmaz ve hiçbir canlı O'nun bilgisi dışında doğuramaz. Allah, gizliyi ve açıkta olan herşeyi bilen ve herşeye güç yetirendir. Allah dilediğini yapmaya güç yetirendir, sonsuz güç ve kudret sahibidir. Bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece "ol" demesi yeterlidir. O'nun Katı'nda hiçbir şey imkansız değildir. Kainattaki tüm iktidar ve kudretin yegane sahibi Allah'tır.
İncil'de Allah'ın tüm kainat üzerindeki bu mutlak hakimiyeti çok açık ifadelerle ortaya konmaktadır. İnsanlara tüm güç ve yetkilerini verenin alemlerin Rabbi olan Allah olduğu çeşitli örneklerle açıklanmaktadır. Yeryüzündeki tüm olayları meydana getiren, tüm varlıklara hayat veren yüce Rabbimiz'dir.
Bedeni öldürebilen, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde yok edebilenden korkun. İki serçe bir kuruşa satılır, değil mi? Öyleyken biri bile Rabbinizin bilgisi olmadan yere düşmez. (Matta, 10/28-29)
Eğer kendisine gökten verilmezse hiç kimse kendiliğinden bir şey alamaz. (Yuhanna, 3/27)
...Gökten ekmeği Musa vermedi. Size gökten gerçek ekmeği veren Rabbim'dir. (Yuhanna, 6/32)
Sizleri mahkemeye verdikleri zaman, neyi nasıl söyleyeceğinizi düşünerek kaygılanmayın. Ne söyleyeceğiniz o anda size bildirilecek. Çünkü konuşacak olan siz olmayacaksınız, Rabbinizin Ruhu sizin aracılığınızla konuşacaktır. (Matta, 10/19-20)
Kurtarıcımız tek Allah, sizi düşmekten alıkoyacak, Kendi yüce huzuruna büyük sevinç içinde lekesiz olarak çıkaracak güçtedir... (Yahuda'nın Mektubu, 24-25)
O günü ve saati, ne gökteki melekler ne de elçi bilir; Allah'tan başka kimse bilmez. (Matta, 24/36)
Ölümsüzlük yalnız O'na özgüdür... O'nu ne gören olmuştur, ne de kimse görebilir... (Timoteus'a 1. Mektup, 6/16)
İçimizden, ölüme mahkûm olduğumuzu hissettik. Ama bu, kendimize değil, ölüleri dirilten Allah'a güvenmemiz için oldu. (Pavlus'un Korintlilere İkinci Mektubu, 1/9)
Tüm bu Yeni Ahit pasajları, gerçek Hıristiyanlıkta Allah'a yönelik samimi ve içten bir iman olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak bu doğru inançların yanına, üçleme gibi bir batıl inanç eklenmiş ve bu da Hıristiyanlığı dejenere etmiştir
Alıntıdır
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/2/2009 - HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEYİL PEYGAMBERİDİR
HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEYİL PEYGAMBERİDİR Tevhid inancını insanlara tebliğ etmiş olan tüm peygamberler, üstün ahlakları ve samimi imanlarıyla çok mübarek kimselerdir. Allah Nahl Suresi'nde elçilerini yaşadıkları toplumda tevhid inancını tebliğ etmeleri için görevlendirdiğini şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik… (Nahl Suresi, 36)
Ancak peygamberlerin ardından tevhid inancı zaman içerisinde insanlar tarafından tahrif edilerek değiştirilmiştir. Her bozulma ve dejenerasyonun sonucunda Allah toplumlara ayetlerini okuyacak ve onları ahiret gününe karşı uyaracak yeni bir elçi göndermiş, insanları yeniden tevhid inancında birleştirmiştir. Hz. İsa da Hz. Musa'nın getirdiği vahyin tahrif edilmesinin ardından, insanları Allah'ın birliğine çağırmak, O'ndan başka ilah olmadığını tebliğ etmek için gönderilmiştir. O, Hz. Musa'nın getirdiği hak dini dejenere edip bozan İsrailoğullarını, bağnaz geleneklerinden uzaklaşıp, batıl inanışlarını terk etmeye ve sadece Allah'a teslim olmaya çağırmıştır. Ayetlerde Hz. İsa'nın İsrailoğullarına tebliği şu şekilde bildirilir:
İsa, açık belgelerle gelince, dedi ki: "Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, O, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; şu halde O'na kulluk edin. Dosdoğru yol budur." (Zuhruf Suresi, 63-64)
"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin. Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur." (Al-i İmran Suresi, 50-51)
Hz. İsa tebliğ görevini yerine getirmeye başladığında Hz. Musa'nın hükümlerinden uzaklaşan Yahudi din önderleri kendi yorumlarıyla, yeni haram ve helaller oluşturmuş, şekilci ve bağnaz bir din meydana getirmişlerdi. Öyle ki, Allah'ın Resulü Hz. İsa insanları iman etmeye ve batıl geleneklerini terk etmeye çağırdığında ona alaycı sözlerle ve düşmanca bir tutumla karşılık verdiler:
Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar. Dediler ki: "Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma-konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir. (Zuhruf Suresi, 57-58)
Ancak artan engellere rağmen, özellikle de fakir halkın arasında Hz. İsa'ya inananların sayısı hızla artmıştır. Hz. İsa'yı ve tebliğini engellemek için Roma İmparatorluğu'nun zalim yöneticileriyle bazı Yahudi din adamları tuzak kurmuşlar ve en sonunda da Hz. İsa'yı çarmıha gererek öldürmeye karar vermişlerdir. Rabbimiz'in onların bu girişimlerine verdiği karşılık Kuran'da şöyle haber verilir:
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 54)
Rabbimiz Hz. İbrahim'i ateşten kurtardığı gibi Hz. İsa'yı da düşmanlarının tuzağından kurtarmıştır. Onu öldürmek isteyenlerin sinsi tuzaklarını bozmuş ve bu kutlu insana zarar vermelerini engellemiştir. Ayetlerde bu gerçek şu şekilde bildirilir:
Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (Nisa Suresi, 157)
Ayetlerde bildirilen gerçek çok açıktır. Yahudilerin kışkırtmalarıyla Hz. İsa'yı öldürmeye çalışanlar bunda başarılı olamamışlardır. Kuran'ın diğer ayetlerinde de haber verildiği gibi Hz. İsa ölmemiştir ve Allah Katı'nda diridir. Allah'ın Kuran'da Hz. İsa'ya kurulan tuzakların bozulduğunu bildirmiş olması da, Hz. İsa'nın Allah Katı'nda diri olduğunun önemli delillerinden biridir. Kurulan tuzak Hz. İsa'yı öldürmektir, bu tuzağı ise Rabbimiz bozmuştur. Hz. İsa'yı öldürdüklerini öne sürenlerin bu konudaki iddiaları sadece bir zandan ibarettir. Onlar Hz. İsa'yı çarmıha gerdiklerini zannederken, gerçekten bir başka kişiyi çarmıha germişlerdir.
Ancak Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından Hıristiyanlık zaman içinde üçleme inancıyla dejenerasyona uğramıştır. Hz. İsa'nın getirdiği muvahhid dinin özelliklerini, onun dünyada bulunduğu sürece yaşadıklarının bir kısmını ve Allah Katı'na alınışını, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) aracılığıyla tüm insanlara gönderilen ve kıyamete kadar geçerli olan Kuran'dan öğrenebiliriz. Unutulmamalıdır ki Kuran, içindeki sözlerin değiştirilmesinin (Allah'ın dilemesi dışında) mümkün olmadığı hak bir kitaptır. Allah Kuran'ın bu özelliğini; "Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir." (En'am Suresi, 115) ayetiyle bildirmektedir.
Kuran'da Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu değil, (Allah'ı tenzih ederiz) Allah'ın peygamberi olduğuyla ilgili birçok açıklama yer almaktadır. Bu açıklamalardan bazıları şöyledir:
Yüce Rabbimiz çocuk edinmemiştir
Üçleme inancının en temel mantığı Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" olduğu yönündeki iddiadır. Allah'ın sıfatları onların bu iddialarını tamamen geçersiz kılmaktadır. Alemlerin Rabbi olan Allah insanların bilgisizce ortaya attıkları bu gibi benzetmelerden çok uzaktır, O her türlü kusur ve eksiklikten münezzehtir. Kuran ayetlerinde bu gerçek şu şekilde haber verilir:
Allah'ın çocuk edinmesi olacak şey değil. O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: "Ol" der, o da hemen oluverir. (Meryem Suresi, 35)
"Allah çocuk edindi" dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (Yunus Suresi, 68)
Rabbimiz'in birşeyi var etmesi için ona "Ol" demesi yeterlidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Tüm varlıklar O'nun mülkü, O'nun yarattıklarıdır. Her şey O'nun emrine boyun eğmiştir, O'nun sonsuz güç ve kudretine teslim olmuştur:
…Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur… (Al-i İmran Suresi, 83)
Allah, tüm sebeplerden münezzehtir, çünkü meydana gelen tüm olayları ve bu olayların oluşma sebeplerini de yaratan Kendisi'dir. Dünya üzerindeki herşey belli sebeplere bağlı olarak gelişir. Doğum, büyüme, öğrenme ya da yaşlanma; zaman, mekan gibi belli sebeplere bağlı olarak gerçekleşir. İnsanlar zamana ve mekana bağımlı olarak yaşamaktadırlar. Oysa Rabbimiz zamandan ve mekandan münezzehtir, zamanı da mekanı da Kendisi yaratmıştır. Babalık, oğulluk, çocuk edinme gibi insan hayatına dair durumları da Rabbimiz var etmiştir. Dolayısıyla "Allah çocuk edindi" (Allah'ı tenzih ederiz.) diyenler Rabbimiz'in benzersiz sıfatlarını unutmakta ve kendi sınırlı anlayışları doğrultusunda düşünmektedirler. Oysa bu söyledikleri Allah Katı'nda çok büyük bir yalandır. Kehf Suresi'nde şöyle bildirilir:
(Bu Kur'an) "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarıp-korkutur. Bu konuda ne kendilerinin, ne atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne (kadar da) büyük. Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar. (Kehf Suresi, 4-5)
Rabbimiz bir diğer ayette ise "Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini elbette seçerdi. O, Yücedir; O, bir olan, kahredici olan Allah'tır." (Zümer Suresi, 4) şeklinde buyurmaktadır. Bu ayetle sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'in herşeyi dilediği şekilde var edebileceği haber verilmektedir. Allah'ın üçleme inancını savunan ve asılsız yakıştırmalarda bulunan insanlara verdiği cevap, diğer ayetlerde şu şekilde vurgulanmaktadır:
Dediler ki: "Allah oğul edindi." O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117)
"Rahman çocuk edinmiştir" dediler. Andolsun, siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.) Rahman (olan Allah)a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman (olan Allah)a, yalnızca kul olarak gelecektir. Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır. Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız, tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 88-95)
Ayetlerde de belirtildiği gibi bu yakıştırma "çok çirkin bir cesarettir". Göklerde ve yerde olan herşeyin sahibi olan Rabbimiz bu yakıştırmalardan uzaktır.
Üçleme inancını savunanlar Hz. İsa'nın Allah ile aynı yetkilere sahip olduğu yönünde çok çarpık bir açıklama daha yaparlar. Oysa Rabbimiz Kuran'da yer alan; "... O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2) ayetiyle bu iddiaların geçersizliğini açıklamaktadır. Çünkü O, tüm kainatın mutlak hakimidir, hiçbir ortağa ya da yardımcıya ihtiyacı yoktur. İsra Suresi'nde şu şekilde bildirilir:
Ve de ki: "Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah'adır." Ve O'nu tekbir edebildikçe tekbir et. (İsra Suresi, 111)
Allah Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e, bu iddia ile ortaya çıkan kişilere şöyle söylemesini vahyetmiştir:
"De ki: "Eğer Rahman'ın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum." (Zuhruf Suresi, 81)
Ayette haber verilen bu cevap üçleme savunucularına büyük bir yanılgı içinde olduklarını göstermektedir. Yukarıdaki ayetin devamında Allah şöyle bildirir:
Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirdiklerinden yücedir. Artık onları bırak; onlara vadedilen günlerine kadar, dalsınlar ve oynaya dursunlar. Göklerde İlah ve yerde İlah O'dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. (Zuhruf Suresi, 82-84)
Ayetin açık ifadesinden anlaşıldığı gibi Allah bu çirkin iddiaları üreten kişilerin Allah'ın kadrini gerektiği gibi takdir etmekten yoksun olmalarına dikkat çekmektedir. Onları, ahiretin varlığından habersiz gaflete dalıp oyalanan insanlar olarak tanıtmıştır.
Gökte ve yerde ne varsa Allah'ındır, tüm varlıklar O'na muhtaçtır
Daha öncede belirttiğimiz gibi, üçleme inancında Hz. İsa yaratılmamış ve Allah ile eşit yetkilere sahip bir güç olarak tarif edilir. (Allah'ı tenzih ederiz) Oysa bu yanlış düşünce şekli, Rabbimiz'in peygamberlere vahyettiği tevhid inancının tümüyle karşısında yer alan çirkin bir iftiradır. Bakara Suresi'nde şu şekilde bildirilir:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katı'nda şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Rabbimiz tek hak ve hüküm sahibidir. Tüm kainat, göklerde ve yerde bulunan canlı - cansız herşey; tüm insanlar, hayvanlar, bitkiler, eşyalar Allah'a aittir. Hepsini yaratan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Herşey O'nun emri ile hareket eder ve o dilediği sürece varlığını sürdürebilir. Tüm canlı varlıkları besleyen, onlara gökten ve yerden rızık veren, yeri yeşerten, geceyi karartan, Güneş'i parlak bir ışık kılan, mevsimleri var eden Allah'tır. Dünyanın yaratılışından itibaren yaşamış olan tüm insanları yaratan da Allah'tır. İstisnasız her insan varlığını Allah'a borçludur ve herşeyiyle O'na muhtaçtır. Allah'ın seçip insanların Kendisi'ne iman etmeleri için elçilik görevini verdiği peygamberleri de Allah'ın yarattığı kullardır. Tüm peygamberler O'nun emri ile hareket eden mübarek insanlardır. Hz. İsa da aynı bu elçiler gibi Allah'ın yarattığı bir kuldur. O'nun seçkin, onurlu ve saygın kıldığı (Al-i İmran Suresi, 45) değerli bir elçisidir. Nitekim Allah Hz. İsa için şöyle buyurmaktadır:
Mesih ve yakınlaştırılmış (yüksek derece sahibi) melekler, Allah'a kul olmaktan kesinlikle çekimser kalmazlar. Kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır. (Nisa Suresi, 172)
Ayette de bildirildiği gibi Hz. İsa Allah'a kulluk görevini yerine getirmekten derin haz duyan, Rabbimiz'e teslim olmuş çok samimi bir insandır. Onun sözde ilahlık iddiasında bulunduğu yönündeki tüm açıklamalar sonradan üretilmiş birer hezeyandır. Yüce Rabbimiz tüm varlıklar üzerinde mutlak hakimiyete sahiptir. O'nun dışındaki herşey, var olmak ve varlığını devam ettirebilmek için Rabbimiz'e muhtaçtır.
Allah kainatı yokluktan yaratmıştır. Dünyadaki tüm canlılar doğar ve ölürler, herşeyin bir ömrü, sayılı günü vardır. Kainatta, yok olmayacak hiçbir eşya ya da ölümsüz kalacak hiçbir canlı mevcut değildir. Oysa Kuran'da bildirildiği gibi Allah evveldir, ahirdir. (Hadid Suresi, 3) Yani başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Allah, sonsuzluğun sahibi, zamanın ve mekanın üstünde olandır. O, herşeyden önce de vardır, sonra da olacaktır. Kainatın, canlıların, gezegenlerin, galaksilerin ve evrenin henüz yaratılmadığı, zamanın henüz var olmadığı anda yalnızca Allah vardı. Herşey yok olduktan sonra baki kalacak olan da O'dur. Ömrü ve zamanı yaratan Allah, maddeye ait tüm özelliklerden müstağnidir.
Allah, bu kavramları yaratan ve insanların zamana ve mekana tabi olarak yaşamasını uygun görendir. İnsan hiçbir zaman bir gün sonra, hatta bir saat sonra neler yaşayacağını bilemez. O ise bir işe hükmettiği zaman bir gün sonra, yıllar sonra ve kıyamete kadar o işin neyle sonuçlanacağına hakimdir. Dolayısıyla verdiği hüküm her zaman en doğru, en iyi ve en hikmetli olandır.
Kainattaki bütün varlıkların bir sonu vardır. Bir insan doğar, yaşar ve dünyadaki sınırlı ömrünün sonunda kaçınılmaz bir gerçek olan ölümle karşılaşır. İnsanların ölümü gibi, bitkiler ve hayvanlar aleminin yok oluşu da kaçınılmazdır. Onlar da doğduktan bir süre sonra birer birer ölürler. Canlı olan herşey hayatını tüketip toprağın altına girecektir. Ancak Rabbimiz baki olan, her zaman mutlak varlığını sürdürecek olandır. Sonsuzluk yalnızca O'na aittir.
İnsan acizdir, hayatı boyunca sürekli ilgiye ve bakıma muhtaçtır. Hayatının büyük bir bölümü kendi bedenine bakmakla, onu temiz tutmakla, beslenmesini ve uykusunu düzenlemekle geçer. Canlı cansız tüm kainatın yaratıcısı olan Allah ise Hayy'dır. Daima diridir, her an herşeye hakimdir, herşeyi bilir, herşeye güç yetirir, O'nu uyku ve uyuklama tutmaz, her türlü acizlikten de münezzehtir. O, yarattıklarına çeşitli acizlikler vermiş ve bu eksiklikleri fark edip yalnızca Kendisi'ne yönelerek kulluk etmelerini, herşeyi Kendisi'nden istemelerini emretmiştir. İnsana düşen de, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini, tek bir saniye bile hayatını devam ettiremeyeceğini bilerek Rabbimize yönelip dönmektir. Allah Kendisi'nden başka hiçbir ilah olmadığını Kuran ayetlerindeki hikmetli örneklerle bizlere şu şekilde haber vermektedir:
Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler. Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler? Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir. O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler. Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitab'ı) ve benden öncekilerin de zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 19-24)
Hayır, Biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar. Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiçbir İlah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir. Gaybı ve müşahede edilebileni bilendir; onların ortak koştuklarından yücedir. (Mü'minun Suresi, 90-92)
Hz. İsa, Rabbimiz'e O'nun tüm bu sıfatlarıyla gönülden iman eden samimi bir insandır. O Allah'ın sonsuz güç sahibi olduğuna iman etmiş, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamıştır. Kuran'da Hz. İsa'nın Allah'ın kulu olduğu şöyle bildirilmektedir:
(İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı." (Meryem Suresi, 30)
Başka bir ayette ise Hz. İsa'nın ölümlü olduğu, her insan gibi öldükten sonra ahirette yeniden diriltileceği bildirilmiştir:
"Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de." (Meryem Suresi, 33)
Onu Allah yaratmış, kendisine dünya üzerinde tevhid inancını anlatması için süre vermiştir. Sonrasında, ona tuzak kuranların sinsi planlarını boşa çıkararak Hz. İsa'yı Kendi Katı'na almıştır. Hz. İsa Allah'ın kendisi için belirlediği vakit geldiğinde yeniden dünyaya gelecek ve Allah'ın emrettiği şekilde elçilik görevini tamamlayacaktır. Onun tüm kaderini; hayatı boyunca karşılaştığı her olayı yaratan, belirleyen ve zamanı geldiğinde tüm bunları gerçekleştiren Allah'tır. Gösterdiği tüm mucizeleri yaratan Allah'tır. Hz. İsa bunları kendisinden değil, Allah'ın kendisine olan rahmeti ile gerçekleştirmiştir. Hz. İsa, dünya hayatı süresince Allah'a olan güçlü imanını ifade etmiş ve insanları Allah'ın dosdoğru yoluna çağırmıştır. Meryem Suresi'nde Hz. İsa'nın insanları Allah'a iman etmeye çağrısı şöyle bildirilir:
Gerçek şu ki, Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin. Dosdoğru yol budur. (Meryem Suresi, 36)
Hz. Yahya'nın doğumu da Allah'tan bir mucizedir
Üçleme inancının sözde dayanaklarından biri de Hz. İsa'nın hayatındaki mucizelerdir. Gerçekten de Rabbimiz Hz. İsa'ya olağanüstü mucizeler vererek lütufta bulunmuştur. Bu kutlu insanın doğumundan Allah Katı'na alınışına kadar geçen zaman hep mucizelerle doludur. Bunlardan biri de Hz. İsa'nın babasız bir şekilde dünyaya gelmesidir. Hz. İsa'nın doğumu gerçekten de Rabbimiz'den çok büyük bir mucizedir. Cebrail'in Hz. Meryem'e "düzgün bir insan" şeklinde görünmesi ve ona Allah'tan bir mucize göstermesi Kuran ayetlerinde detaylı olarak tarif edilir. Hz. Meryem kendisine hiçbir insan dokunmadığı halde, Allah'ın dilemesiyle Hz. İsa'ya hamile kalmıştır. Onun hamileliği dünyadaki tüm sebeplerden bağımsız olarak, mucizevi bir şekilde gerçekleşmiştir:
O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin, dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Biz'den bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi. (Meryem Suresi, 20-22)
Ayetin açık ifadesinden anlaşıldığı gibi Hz. İsa, bilinen sebeplerin dışında bir yaratılışla; babasız olarak dünyaya gelmiştir. Allah, o doğmadan önce, birçok özelliğini ve onu insanlar için bir rahmet olarak gönderdiğini melekleri aracılığıyla annesi Hz. Meryem'e bildirmiştir.
Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)... Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)."… (Meryem Suresi, 18-21)
İşte bu mucizevi yaratılış üçleme inancının sözde delillerinden birini teşkil eder. Hz. İsa'nın doğumundaki olağanüstülük apaçık bir gerçektir. Ancak Kuran'da Hz. Yahya'nın da yine mucizevi bir şekilde dünyaya geldiği haber verilir. Ayetlerde kendisine bir mirasçı vermesi için Allah'a dua eden Hz. Zekeriya'nın duaları şu şekilde bildirilir:
(Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya'ya rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; Demişti ki: "Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben Sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi Katı'ndan bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun. Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu (kendisinden) razı olunan(lardan) kıl." (Meryem Suresi, 2-6)
Orada Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim, bana Katı'ndan tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin" dedi. (Al-i İmran Suresi, 38)
Ayetlerde de bildirildiği gibi normal şartlar dahilinde Hz. Zekeriya'nın çocuk sahibi olması mümkün değildir. Ama o kendisine bir yardımcı ve mirasçı vermesi için Rabbimiz'e samimi bir kalple dua etmiştir. Rabbimiz'in, bu kıymetli insanın duasına verdiği karşılık ayetlerde şu şekilde bildirilir:
(Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya, şüphesiz Biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; Biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız." (Meryem Suresi, 7)
O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir." (Al-i İmran Suresi, 39)
Rabbimiz Hz. Zekeriya'yı ismi Yahya olan bir çocukla müjdelemiştir. Bu da Hz. İsa'nın doğumu gibi mucizevi bir durumdur. Çünkü hem yaşları itibariyle hem de sağlık nedenleriyle Hz. Zekeriya ve eşinin çocuk sahibi olmaları mümkün görünmemektedir. Nitekim Hz. Zekeriya da bu müjdeyi duyduğunda "...Rabbim, karım kısır (bir kadın) iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Meryem Suresi, 8) şeklinde bir karşılık vermiştir. Ancak tüm kainatı yoktan var eden Rabbimiz herşeye güç yetirendir, O, sonsuz kudretiyle, dilediği herşeyi "Ol" demesiyle yaratma gücüne sahibidir. Ayetlerde şu şekilde haber verilir:
(Ona gelen melek:) "İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: Bu Benim için kolaydır, daha önce sen hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım." (Meryem Suresi, 9)
Dedi ki: "Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?" "Böyledir" dedi, "Allah dilediğini yapar." (Al-i İmran Suresi, 40)
İncil'de de Hz. Yahya'nın doğumuyla ilgili benzer bir anlatım yer almaktadır:
Bu sırada, Rab'bin bir meleği buhur sunağının sağında dikilip Zekeriya'ya göründü. Zekeriya onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı. Melek ona, "Korkma, Zekeriya" dedi, "Duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek. O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh'la dolacak. İsrailoğullarından birçoğunu, Tanrılar'ı Rab'be döndürecek. Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri, doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rab için hazırlanmış bir halk yetiştirmek üzere, İlyas'ın ruhu ve gücüyle Rab'bin önünden gidecektir." Zekeriya meleğe, "Bundan nasıl emin olabilirim?" dedi. "Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi." (Luka, 1/11-18)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar veririse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117) Rabbimiz Hz. Zekeriya'ya Kendi Katı'ndan bir mucizeyle Hz. Yahya'yı armağan etmiş, bu mübarek insana çocuk yaşında itaati sevdirmiş, hikmet, sevgi duyarlılığı ve temizlik vermiştir. Ayetlerde Hz. Yahya için şu şekilde buyurulmaktadır:
... O, çok takva sahibi biriydi. Ana ve babasına itaatkardı ve isyan eden bir zorba değildi. Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de. (Meryem Suresi, 13-15)
Ayetlerde de görüldüğü gibi Hz. Yahya'nın doğumu büyük bir mucizedir. Allah dünyevi sebeplerden bağımsız olarak Hz. Zekeriya'ya bir oğul armağan etmiş, duasını kabul ederek ona Hz. Yahya'yı mirasçı kılmıştır. Bu müjdeyi Hz. Meryem'e olduğu gibi Hz. Zekeriya'ya da bir melek aracılığıyla bildirmiştir. Hz. Zekeriya'nın hanımının hamile kalmasını gerektiren şartlar mevcut değildir. Dolayısıyla Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı dünyaya getirişiyle Hz. Yahya'nın durumu arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu durum, üçleme inancının sözde dayanaklarından birinin daha geçersizliğini ortaya koymaktadır.
Hz. Adem'in topraktan yaratılışı
Hz. Yahya'nın ve Hz. Adem'in dünyaya gelişinin de olağanüstü oluşu, Hz. İsa'nın mucizevi bir şekilde dünyaya gelmesinin, üçleme inancının temel dayanaklarından biri olarak kullanılmasını imkansız kılan delillerdendir. Kuran ayetlerinde, Hz. Adem'in de mucizevi bir şekilde var edildiği haber verilir. Hicr Suresi'nde şöyle bildirilir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28-29)
Ayette bildirilen gerçek, çok olağanüstü bir yaratılışa işaret etmektedir. Hz. Adem annesi ve babası olmadan, "kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan" var edilmiştir. Topraktan yaratılış ile ilgili diğer ayetler şu şekildedir:
Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için... (Hac Suresi, 5)
Sizi topraktan yaratmış bulunması, O'nun ayetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz. (Rum Suresi, 20)
Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
Kuran'da Hz. Adem ile ilgili olarak verilen bir diğer önemli bilgi ise Hz. İsa'nın yaratılışı ile olan benzerliktir:
Şüphesiz, Allah Katı'nda İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi. Gerçek, Rabbinden (gelen)dir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma. (Al-i İmran Suresi, 59-60)
Yukarıdaki ayette Allah Hz. Adem ile Hz. İsa'nın benzer şekilde yaratıldıklarını bildirmektedir. Daha önce de vurguladığımız gibi Hz. Adem, herhangi bir atası olmaksızın sadece Allah'ın "Ol" demesiyle topraktan var edilmiştir. Hz. İsa ise yine bir babası olmaksızın, Allah'ın bir "Ol" emriyle yaratılmıştır. Aynı ayetin devamında ise insanlara bu gerçeğin Rabbimiz'den olduğu haber verilmekte, bu konuda kuşkuya kapılmamak gerektiği hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla bu büyük gerçek görülmeli ve Hz. İsa'nın da aynı Hz. Adem gibi Allah'ın var ettiği bir kul, Allah'a muhtaç bir insan olduğu kabul edilmelidir.
Kuran'da bildirildiği gibi, Hz. İsa bir beşerdir
(Allah, ) Doğunun ve batının Rabbidir. O'ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut. (Müzemmil Suresi, 9) Rabbimiz Kuran'ın Kasas Suresi'nde Peygamberimiz (sav)'e kendisinden önceki peygamberlerin de birer beşer olduklarını bildirmektedir:
Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen ve pazarlarda gezen (elçi)lerden başkasını göndermiş değiliz. Biz, sizin kiminizi kimi için deneme (fitne konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin görendir. Biz'e kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: "Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimiz'i görmemiz gerekmez miydi?" Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. (Furkan Suresi, 20-21)
Diğer ayetlerde de Rabbimiz şöyle buyurur:
Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun. Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık. (Enbiya Suresi, 7-9)
Kuran ayetlerinde peygamberlerin ve Hz. İsa'nın beşer özellikleri birçok örnekle tarif edilmiştir. Hz. Meryem Hz. İsa'ya mucizevi bir şekilde hamile kalmıştır. Ancak Hz. İsa'nın doğum aşamaları, doğum sırasında annesi Hz. Meryem'in yaşadıkları Hz. İsa'nın her insan gibi aynı zorlu evrelerden geçerek dünyaya geldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu süreç boyunca yaşananların farklı şekilde yorumlanması ya da bu durumdan farklı bir anlam çıkarılması Allah'ın izniyle mümkün değildir.
Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi.
Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: "Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim."
Altından (bir ses) ona seslendi: "Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır."
Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin."
Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."
Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın."
"Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi." (Meryem Suresi, 22-28)
Hz. İsa'yı Allah yaratmış ve ona çeşitli mucizelerle lütufta bulunmuştur. Ölüleri diriltmek, çamurdan bir kuş şekli yapıp ona can vermek, doğuştan kör ve alacalıyı iyileştirmek gibi gerçekleştirdiği birtakım mucizeler, aynı şekilde babasız dünyaya gelmesi gibi kendi var oluşuyla ilgili olağanüstülükler ise, dünya hayatında bağımlı olduğumuz bilinen kuralların dışındaki olaylardır. Rabbimiz Kuran'ın birçok ayetinde, peygamberlerin gönderildikleri kavimlere gösterdikleri mucizelerden bahsetmiştir. Örneğin Hz. Adem'in babasız olarak topraktan yaratıldığını, Hz. Salih, Hz. İbrahim ve Hz. Musa gibi peygamberler tarafından da insanlara birçok mucizeler gösterildiğini haber vermiştir. Hz. Musa büyücülerle karşılaştığında, Rabbimiz onun asasını bir yılana dönüştürerek ona çok büyük bir mucizeyle yardım etmiştir. (Taha Suresi, 69) Aynı şekilde Firavun ve ordusunun takibi sonucu deniz kenarına gelen Hz. Musa ve İsrailoğulları denizde yol açılmasıyla karşı tarafa geçebilmişler, Firavun ve ordusu ise sular altında kalmışlardır. (Taha Suresi, 77-78) Kuran ayetlerinde de Peygamber Efendimiz (sav)'in birçok mucizeleri, gaybdan verdikleri haberler bildirilmektedir. Allah İsra Suresi'nde Peygamberimiz (sav)'i bir gece Mescid-i Aksa'ya götürdüğünü ve orayı gösterdiğini bildirmektedir. Bu Rabbimiz'den çok büyük bir mucizedir. (İsra Suresi, 1) Söz konusu mucizelerin gerçekleşmesini sağlayan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bu mucizelerin meydana gelmesi Peygamberimiz (sav)'e, Hz. Musa'ya ve diğer peygamberlere ilahlık makamı verilmesi anlamı taşımamaktadır. (Allah'ı tenzih ederiz.) Çünkü bu mübarek insanlar göstermekte oldukları mucizelerin ancak Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini her zaman bilmişlerdir. Maide Suresi'nde de Hz. İsa'nın bu mucizeleri "Allah'ın izniyle" gerçekleştirdiği haber verilmektedir:
Allah şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğulları'na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir" demişlerdi (de) İsrailoğulları'nı senden geri püskürtmüştüm." (Maide Suresi, 110)
Kuran ayetleriyle Hz. Meryem ve Hz. İsa'ya ilahlık atfeden tüm iddialar ortadan kaldırılmaktadır. Bunlardan biri de Maide Suresi'ndedir:
Meryem oğlu Mesih, yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Onun annesi dosdoğrudur, ikisi de yemek yerlerdi. Bir bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz? (Yine) bir bak, onlar ise nasıl da çevriliyorlar? (Maide Suresi, 75)
Rabbimiz Hz.İsa'ya birçok mucize ile lütufta bulunmuştur. Bu mucizelerden biri de Hz.İsa'nın ölüleri diriltmesidir. İncil'de Hz. İsa'nın, Lazarus'u ölümünün ardından dirilttiğini anlatan birçok pasaj bulunmaktadır.
Ayette özellikle yemek yemelerinden söz edilmesi çok hikmetlidir. Çünkü yemek yemek, acıkmak, susamak, uyuma ihtiyacı hissetmek canlılara ait özelliklerdir ve bir aczi ifade etmektedir. Söz konusu tüm insani özelliklere sahip olan Hz. İsa için sözde uluhiyet iddiasında bulunmak ise son derece yanlış olur. Mülkün sahibi olan Rabbimiz Rezzak sıfatıyla tüm canlıları rızıklandırmakta, onlara nimetler bağışlamaktadır. O hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmayandır. Ancak tüm canlılar var olabilmek ve varlıklarını devam ettirebilmek için Rabbimiz'e muhtaçtırlar.
Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi? Hani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk." Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi. Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi. (Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler. (Zariyat Suresi, 24-28)
Andolsun, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam" dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. Dediler ki: "Korkma. Biz Lut kavmine gönderildik." (Hud Suresi, 69-70)
Allah, Hz. İsa'ya ilahlık atfeden üçleme savunucularını ayetlerde çok farklı şekillerde uyarmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:
Andolsun, "Şüphesiz, Allah Meryem oğlu Mesih'tir." diyenler küfre düşmüştür. De ki: "O, eğer Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah'tan (bunu önlemeye) kim bir şeye malik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır; dilediğini yaratır. Allah herşeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 17)
Hz. İsa da Allah'ın yarattığı aciz ve muhtaç kullardan birisidir. Allah'ın çok sevdiği, onurlandırdığı, seçkin kıldığı bir insandır, ama sonuçta bir kuldur. Kuran'da Hz. İsa'yı ilahlaştıranlar için şu şekilde buyurulmaktadır:
Andolsun, "Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, Kendisi'ne ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." Andolsun, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır. Yine de Allah'a tevbe edip bağışlanma istemeyecekler mi? Oysa Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 72-74)
Ayette de bildirildiği gibi Rabbimiz tüm varlıklar üzerinde tek hüküm sahibidir. O, bir şey dilediği zaman bunu erteleyebilecek ya da geri çevirebilecek başka bir güç yoktur. Allah'ın dışında ilahlar var olduğunu söyleyen, "Allah çocuk edindi" diyenler için Kuran'da şu şekilde buyurulmaktadır:
Senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: "Ben'den başka İlah yoktur, öyleyse Bana ibadet edin." "Rahman (olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır. Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler. O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir; onlar şefaat etmezler (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır. Onlardan her kim: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda Biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri Biz böyle cezalandırırız. (Enbiya Suresi, 25-29)
HZ İSA ALLAHIN OGLU DEĞİLDİR PEYGAMBERİDİR..
Kuran'da, Hz. İsa'nın doğumu, hayatı süresince karşılaştığı bıza olaylar, ailesi, çevresindeki insanların durumu gibi birçok konudan bahsedilmiştir. Kuran'da Hz. İsa bizlere "Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih" olarak tanıtılır. Örneğin Al-i İmran Suresi'nde Hz. İsa'nın, kendi gönderiliş nedenini İsrailoğullarına şöyle açıkladığı haber verilir:
"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin. Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur." (Al-i İmran, 50-51)
Hz. İsa'nın bu davetine az sayıdaki havari uymuştur. Kuran'da bu samimi insanlardan şöyle bahsedilmektedir:
... Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahit ol" dediler. "Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahitlerle beraber yaz." (Ali İmran Suresi, 52-53)
Karmaşa içindeki bir topluma hidayet önderi olarak gönderilen Hz. İsa, yaşamı boyunca etrafındaki insanları Allah'a samimi bir biçimde iman etmeye ve teslim olmaya çağırmıştır. Bunun yanında Kuran ayetlerinden, Hz. İsa'nın, dinleri konusunda ihtilafa düşenlere yol gösterdiği anlaşılmaktadır. İncil'de yer alan bazı tariflerden, Hz. İsa'nın öncelikle ikiyüzlü, samimiyetsiz din adamlarını, dindar görünerek halkı kandıranları yaptıklarından vazgeçmeye, Allah'a iman etmeye davet ettiği anlaşılmaktadır. Kuran'da Allah şu şekilde bildirmektedir:
İsa açık belgelerle gelince, dedi ki "Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Allah'tan sakının ve bana itaat edin. (Zuhruf Suresi, 63)
Hz. İsa, tüm peygamberler gibi ahlaki dejenerasyonu ve dinsizliği hedef aldı. İnsanlardan yaptıkları tüm adaletsizlikleri, haksızlıkları, ahlaksızlıkları ve batıl dinlerini terk etmelerini, Allah'ın istediği ahlakla ve sadece Allah'ın rızası için yaşamalarını istedi.
…Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146)
Hz. İsa insanlara Allah korkusunu, Allah'ı sevmeyi, Allah'a teslim olmayı öğütlüyordu. Batıl kurallardan, boş geleneklerden uzaklaşmalarını, sadece Allah'a ibadet edip yaptıkları her işte Allah'a yönelmelerini emrediyordu. Gösterdiği mucizeler ise onun, Allah'ın seçip beğendiği, ilim ve kuvvet olarak desteklediği çok kıymetli bir elçisi olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Onun iman derinliği, yüksek ahlakı, üstün kavrayışı ve hikmetli açıklamaları insanlarda büyük bir hayranlık uyandırıyordu.
Hz. İsa kendisine kurulan tüm tuzaklar, yapılan iftiralar ve saldırılar karşısında çok üstün bir sabır gösterdi, Allah'a tevekkül edip tebliğine devam etti. Bu sırada ise yanında az sayıda yardımcısı oldu. Dini aslına döndürmek, hurafelerden ve batıl uygulamalardan temizlemek için çaba gösterdi. Rabbimiz'in kendisine bahşettiği üstün kavrayış ve hikmet sayesinde İsrailoğulları'na son derece etkileyici konuşmalar yaptı, çok hikmetli örnekler verdi.
Hz. İsa Tevrat'ı doğrulamış, Allah'ın insanlara bir yol gösterici ve öğüt olması için gönderdiği İncil'le hükmetmiştir:
Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik. İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır. (Maide Suresi, 46-47)
Hz. İsa'nın çağrısına cevap verenlerin sayısı başlangıçta çok az oldu. Çünkü bu çağrı, hem geçimini hurafe ve geleneklerden sağlayan rahip sınıfının, hem de Allah'ın hakimiyetini kabul etmeyen yönetici sınıfın ayrıcalıklarını ortadan kaldırıyordu. Hz. İsa'nın yaptığı tebliğ yaygınlaşmaya, onu takip edenlerin sayısı artmaya başladıkça, bu grupların hazırladıkları sinsi tuzaklar, Hz. İsa'yı engellemek için yaptıkları planlar da artmıştır. Bu gibi tuzaklarla tarih boyunca tüm peygamberler karşılaşmışlardır. Kuran'da müşriklerin elçilere karşı gösterdikleri bu insanlık dışı tutum şöyle belirtilmiştir:
...Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldüreceksiniz, öyle mi? (Bakara Suresi, 87)
Toplum içinde Hz. İsa'yı dinleyip inananlar ile inkar edenler ayrılmaya başlamış, iki grup arasındaki fark belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bir tarafta gerçek dini anlatan ve insanları tek bir Allah'a iman etmeye çağıran Allah'ın elçisi, diğer yanda ise hangi mucizeyi, hangi delili görürse görsün, inanmamaya karar vermiş bir grup vardır. Hz. İsa'nın karşısındaki düşmanlar kendilerini açıkça belli etmişlerdir. Onu dinleyen, yanında olan kişilerden de sonradan onu inkar edenler çıkmış olması muhtemeldir. Nitekim Allah "Sonra, içlerinden birtakım fırkalar ihtilafa düştü..." (Zuhruf Suresi, 65) ayetiyle bu durumu bizlere haber vermektedir. Bu nedenle de Hz. İsa, kavmin içinden iman eden ve güvenebileceği kişileri belirlemiştir.
Bu durum Kuran'da şu şekilde belirtilmiştir:
Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahit ol" dediler. (Al-i İmran Suresi, 50-52)
Kuran'da inkar edenlerin, Hz. İsa'yı öldürmek amacıyla bir tuzak kurdukları haber verilir. İncil'e göre, Hz. İsa'nın yanındakilerden birinin ihanet etmesini sağlayan bir kısım bağnaz din adamları, Allah'ın elçisini tutuklayıp Romalılara teslim etmek istemişlerdir. Yine aynı kaynağa göre öldürme cezasını uygulama hakkı olmayan rahipler, Roma yönetimini kışkırtmak için bir tuzak hazırlamışlardır. Romalıların bu konuda çok hassas ve acımasız olduklarını bildiklerinden, Hz.İsa'yı Romalı yönticilere karşı olan biri olarak tanıtmışlardır. Bu tuzağın sonu ise Kuran'da şöyle bildirilmiştir.
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 54)
Ayetlerde de bildirildiği gibi, Hz. İsa'yı öldürmek için harekete geçilmiş, tuzak kurulmuştur. Ancak bu kişiler Hz. İsa'yı öldürmeyi başaramamış, onun bir benzerini, Hz. İsa zannederek öldürmüşlerdir. Allah, Hz. İsa'yı Kendi Katı'na yükselterek, hazırlanan tuzağı boşa çıkarmıştır. Oysa Romalıların Hz. İsa'yı çarmıha gererek öldürdükleri inancı, Hıristiyanlığın temelini oluşturur. Bu yanlış inanca göre, Hz. İsa'yı tutuklayan Romalılar ve Yahudi din adamları onu çarmıha germişler ve böylelikle onu öldürmüşlerdir. Hıristiyan aleminin çok büyük bir bölümü de olayı böyle kabul etmekte, fakat Hz. İsa'nın öldükten sonra dirilerek göğe yükseldiğine inanmaktadır. Ancak Kuran'a baktığımızda olayın aslının böyle olmadığını görürüz:
Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (Nisa Suresi, 157)
Aynı ayetin devamında Hz. İsa'nın durumu için şu şekilde bildirilmektedir:
Hayır; Allah onu Kendine yükseltti (refea). Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 158)
Resulleri onlara dediler ki: "Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değil. Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 11)
Ayette bildirilen gerçek açıktır. Yahudilerin kışkırtmalarıyla Hz. İsa'yı öldürmeye kalkışan Romalılar, bunda başarılı olamamışlardır. Ayette geçen "...Ama onlara (onun) benzeri gösterildi..." ifadesi bu durumu açıkça haber vermektedir. Allah insanlara Hz. İsa'nın bir benzerini göstermiş ve Hz. İsa'yı da Kendi Katı'na yükseltmiştir. Ayrıca Rabbimiz, bu iddiada bulunanların gerçeğe dair bir bilgileri olmadığını da bildirmektedir.
Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş olması konusunda ilk çağlarda çeşitli düşünceler ortaya çıkmıştır. Bazı Hıristiyan mezheplerinin, aynen Kuran'da bildirildiği gibi, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediğine inandıkları bilinmektedir.
Hz. İsa'nın Kuran ayetlerinde bildirilen hayatından, tebliğinden, dualarından onun Allah'ın peygamberi olduğu tüm açıklığıyla anlaşılmaktadır. Hz. İsa Allah'ın insanlara uyarıcı olarak gönderdiği bir hidayet önderidir. Nitekim Meryem Suresi'nde bildirilen "(İsa) Dedi ki: 'Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber kıldı.'" (Meryem Suresi, 30) şeklindeki ayet bu durumu da açıkça ortaya koymaktadır. Saff Suresi'nde şu şekilde bildirilir:
Hani Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi "Ahmed" olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim" demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: "Bu, açıkça bir büyüdür" dediler. (Saff Suresi, 6)
Bir diğer Kuran ayetinde ise şu şekilde bildirilir:
Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitab'ı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitab'a göre Rabbaniler olunuz" (deme görevindedir.) (Al-i İmran Suresi, 79)
Kuran ayetlerinde ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde Hz. İsa'nın ölmediği ve öldürülmediği, Allah Katı'na yükseldiği ve yeryüzüne ikinci kez geleceği çok açık olarak bildirilmiştir
Harun Yahya org'dan Alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/8/2008 - İNCİLDE PEYGAMBERİMİZİN TARİFİ!! 1
Hıristiyanlıktaki en büyük sapma olan Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu sapmasını ele alalım. Bugünkü bilinen en eski İncil bile Latince'ye çeviridir. Hz. İsa'ya indiği dilde bir İncil elde mevcut değildir. Orjinalinde ne olduğunu bilmediğimiz kelimeler Latince'ye "Baba" ve "Oğul" şeklinde çevrilmiştir. Fakat bu Latince tercümelerde bile "Oğul" kelimesi sadece Hz. İsa için değil, Allah'ın tüm sevgili kulları için kullanılır. Aynı şekilde Baba kelimesi de sırf Hz. İsa'nın Baba'sı manasında değil tüm kulların Baba'sı manasında kullanılır. Siz göklerde olan Babanızın Oğulları olasınız. İncil Matta 5,45 ... Benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Allah'ımın ve sizin Allah'ınızın yanına çıkıyorum. İncil Yuhanna 20,17 Yani mevcut İncil'i şu andaki tercümesiyle eline alan bir kişi bile şu andaki anlatımıyla Allah'ın oğlu tanrı İsa'yı İncil'de bulamaz. Çünkü bu tabirin tüm insanlar için kullanılması, bu kavramın mecaz bir kavram olduğunu gösterir. Bizim tahminimize göre İncil'in orijinalinde kul manasına yakın bir kelime "oğul", Yaratıcı manasına yakın bir kelime de "baba" diye çevrilmiştir. Fakat her şeye rağmen İncil'in heryerinde bu kelime bu tarzda çevrildiği için, kelimenin tüm insanlık için kullanılmış olmasından, ne manayı kastettiği anlaşılabilir. Günümüzdeki İncil çevirilerini incelemek bile tercümelerle Hıristiyanlıkta ne kadar tahrifat yapılabildiği hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır. 35 İsa kovulmasını haber alır almaz onu aradı ve ona sordu, İNSANOĞLU'na inanıyor musunuz? Yeni Amerikan İncil Yuhanna 9,35 35 İsa kovulduğunu duydu ve onu bulunca şöyle dedi: İNSANOĞLU'na inanıyor musunuz? Yeni Uluslararası İncil Yuhanna 9,35 35 İsa ne olduğunu duyunca adamı buldu ve ona: "MESİH'e inanıyor musunuz?" dedi. Yaşayan İncil Yuhanna 9,35 35 İsa kovulduğunu duydu ve onu bulunca şöyle dedi: TANRININ OĞLU'na inanıyor musunuz? Kral James İncil'i Yuhanna 9,35 4. tercümedeki Kral James İncil'inde ilk iki İncil'deki insanoğlulafzının nasıl Tanrı oğlu lafzına çevrildiğine dikkat edin. Ayrıca bu Baba ve Oğul lafızlarının kullanımında saptırma olduğu Matta'nın şu bölümünden de anlaşılabilir: Yeryüzündeki kimseyi Babanız diye çağırmayın, zira babanız birdir, semavi Babadır. İncil Matta 23,5 BAŞ SORUMLU KİLİSE Görüldüğü gibi tercümede yeryüzündeki kimseyi Babanız diye çağırmayın deniyor. Oysa "Baba" herkesin biyolojik kan bağı olan babasını çağırdığı isimdir. Hiçbir zaman Allah'ın çağrıldığı bir isim değildir. Burada da kanaatimiz Baba diye tercüme edilen kelimenin orjinalinin Allah'a mahsus yaratıcı veya benzeri bir kelime olduğu fakat tercümelerle bu kelimenin günümüzdeki "Baba" kelimesi şeklinde kaldığıdır. Fakat yine de tercümeler ikinci dereceden suçludur. Çünkü bu kelimelerin tüm insanlar için kullanıldığını gören objektif değerlendirici, bu kelimelerin mecazi bir kelime olduğu kanaatine varırdı. Bugünkü Katolik ve Ortodoks mezheplerinin yorumcuları bu kelimelerin tüm insanlar için mecazi manada, Hz. İsa için ise gerçek manasında kullanıldığını söylemişlerdir. Yani bugünkü Hz. İsa'nın oğul Tanrı ilan edilmesindeki asıl suçlu Katoliklik, Ortodoksluk tipi mezhepler ve onların kurumu olan kilisedir. Kilisenin yorumundan ibaret olan bu yaklaşımlara, dini sadece mevcut İncil'lerden öğrenmeye çalışan Hıristiyanlarca varılmayacağı kanısındayız. Yıllarca insanlar Hıristiyanlığı kilise kurumunun anlatımlarıyla öğrendiler. Hıristiyanlık da Katolik ve Ortodoks mezheplerin hegemonyasıyla dejenere olmuştur. Hıristiyanlık için durum daha da zordur. Çünkü mevcut İncil'lerin orijinali yoktur. Oysa Kuran'ın orijinali elde mevcut olduğu için Kuran'a gidip de ilaveleri ve eksiltmeleri düzeltmek; gerçek dinle, uydurulan dini ayırt etmek gayet kolaydır İNCİL VE TEVRAT'TA PEYGAMBERİMİZE İŞARETLER Hıristiyan ve Museviler'in kendi dinlerindeki bu tahrifatlarının en güzel örneği Tevrat ve İncil'de Peygamberimiz'i tarif eden ayetleri yorum ve tahrifatla değişik şekilde manalandırmaya çalışmalarıdır. Bugün elimizdeki Tevrat ve İncil'de tespit ettiğimiz muhtemelen Peygamberimiz'e işaret etmesi muhtemel örnek ayetleri inceleyelim: Ve bütün milletleri sarsacağım ve bütün milletlerin (Himada'sı) gelecek ve bu mabedi şanla şerefle dolduracağım der. Orduların Efendisi; benimki gümüş, benimki altın der. Benim bu son evimin şöhreti, ilkinden daha yüksek olacak der insanların Efendisi ve bu yerde selam (şalom) vereceğim der orduların Efendisi. Tevrat Haggay 2,79 "Himada" kelimesi eski İbranice'de " hmd" kökünden türemiştir. Kuranı Kerim'de Hz. İsa'nın kavmine ismi Ahmed olan bir Peygamber geleceğini söylediği anlatılır. "Ahmed" kelimesi "Muhammed" ismiyle aynı kök yapısına sahiptir. Böylece Hz. İsa'nın kavmine adı "Ahmed" olan bir Peygamber gelecek demesiyle, adı "övülmüş" manasında olan bir Peygamber gelecek demiş olduğu ve Peygamberimiz'in adının manasını söylediği de düşünülebilir. "Ahmed" kelimesi "Himda" kelimesinin değişmeden kalmış Arapça şeklidir ve aynı manaları içermektedir. Grekçe yazılmış Yuhanna İncil'inde de klasik Grek diline tamamen yabancı olan "Paracletos" ismi kullanılmıştır. Aslında "Ahmed, Muhammed" kelimelerinin karşılığı olan " şanı yüksek, övülmüş, çok hamdeden" manasına da gelen pekiştirilmiş şekildeki "Periclytos" kelimesinin Hz. İsa tarafından vazedilen Arami lisanındaki "Himda" ve "Hemida" kelimesinin Grekçe'ye tercüme edilmiş şekli olması kuvvetle muhtemeldir. Fakat her halükarda bu kelimenin manası Peygamberimiz'in ismiyle aynı manadadır. "Şalom" kelimesine gelince bu kelime de İslam kelimesi ile aynı kök ve manalara sahiptir. Her Sami dil alimi " Şalom" ve " İslam" kelimelerinin " barış, teslim olma" manasına gelip aynı kökten türediğini bilir. (Bakın Tevrat ve İncil'e Göre Hz. Muhammed, Prof. Abdulahad Dâvud) 15 Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi gözetirsiniz. 16. Ben de Baba'ya yalvaracağım ve o size başka bir "Paraklit"gönderecektir. İncil Yuhanna 14, 1516 7 Bununla beraber ben size gerçeği söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü ben gitmezsem "Paraklit" size gelmez. Fakat gidersem O'nu size gönderirim. 8 Ve o geldiği zaman günah, doğruluk ve hüküm konusunda dünyayı suçlu olduğuna ikna edecektir. İncil Yuhanna 16, 78 20 Yahya'nın tanıklığı şöyle oldu, açıkça konuştu, inkar etmedi: "Ben Mesih değilim" diye açıkça konuştu. 21 Onlar da kendisine "Öyleyse sen kimsin? Sen İlyas mısın?" diye sordular. O da: "Değilim" dedi. "Sen o Peygamber misin?" Yahya "Hayır" diye cevap verdi. İncil, Yuhanna 1,2021 HZ. İSA'DAN SONRA GELİP BİR TEK ALLAH'A ÇAĞIRAN KİM VAR Görüldüğü gibi İncil'de Hz. İsa'dan sonra gelecek biri sürekli müjdelenir. Oysa Hz. İsa son Peygamber'dir, bir daha Peygamber gelmeyecek tarzında bir ifade hiçbir yerde geçmemektedir. Yuhanna 1,2021'de ise insanların İlya ve İsa dışında bir Peygamber daha bekledikleri görülüyor. Peki Hz. İsa'dan sonra gelip, insanlara Allah'ı anlatıp, tanıtan kim vardır? Tarihe baktığımız zaman Peygamberimiz dışında buna uygun tek bir önemli şahsiyet bile yoktur. Tüm bunlara karşın İncil'de Hz. İsa'nın kendinden sonra geleceğini söylediği " Periclytos" kelimesinin manasının Peygamberimiz'in isminin manası ile aynı olması tesadüf olabilir mi? Yuhanna İncil'inde geçen "Parakletos"un Kutsal Ruh(Cebrail) diye açıklanmaya çalışılmasını eleştiren Prof. Dr. Maurice Bucaille bu anlayışı reddederek "Parakletos"tan kastın Hz. İsa'dan sonra gelecek Hz. İsa gibi bir Peygamber olduğunu söyler: "Burada öne sürülen insanlara bildirme işi hiçbir surette Kutsal Ruh'un işlerinden olan bir ilhamdan ibaret değildir. Aksine kendisini belirleyen Yunanca kelimedeki yayma kavramı sebebiyle, onun açıkça maddi bir niteliği vardır. Şu halde Yunanca "Akouo" ve "Laleo" fiilleri bir takım maddi işleri ifade ederler ve bu fiiller ancak işitme ve konuşma organlarına sahip bir varlıkla ilgili olabilirler. Dolayısıyla bu fiilleri Kutsal Ruh'a uygulamak mümkün değildir... Öyleyse Yuhanna'nın Paraklet'inde, Hz. İsa gibi işitme ve konuşma kabiliyetlerine sahip olan bir insan görmek, mantığın götürdüğü bir sonuç sayılmalıdır. Yunanca metin bu özellikleri kesin olarak gerektirmektedir. Demek ki Hz. İsa kendisinden sonra Allah'ın yeryüzüne bir başka insan göndereceğini ve Yuhanna'ya göre onun rolünün, bir cümleyle söylemek gerekirse Allah'ın kelamını işiten ve onun mesajını insanlara tebliğ eden bir Peygamber'in rolü olacağını haber vermektedir. Şimdi elimizde mevcut metinde bulunan Kutsal Ruh kelimeleri tamamen kasti olarak sonradan yazılmış bir ilaveden ileri gelmektedir. İlavenin gayesi Hz. İsa'dan sonra bir Peygamber'in geleceğini haber veren bir kelimenin ilk anlamını değiştirmektedir. Çünkü buna inanmak Hz. İsa'nın son Peygamber olmasını isteyen gelişme halindeki Hıristiyan cemaatlerinin öğrettikleriyle çelişki ortaya çıkarıyordu." [Prof. Dr. Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller, Kuranı Kerim ve Bilim, sayfa 127] YALANCI VE GERÇEK PEYGAMBERLER!!!
Peygamberimiz'in gerçek peygamber mi, sahte peygamber mi olduğunu merak edenler Hz. İsa'nın İncil'deki şu kriterini uygularlarsa gerçeği görebilirler: Yalancı Peygamberlerden sakının. Onlar size koyun postu içinde yaklaşırlar ama içten yırtıcı kurtlardır. Onları yaşam ürünlerinden tanıyacaksınız. Hiç dikenlerden üzüm, kenpellerden incir toplanır mı? Her iyi ağaç iyi ürün verir. Çürük ağaç ise kötü ürün verir. İyi ağaç kötü ürün vermediği gibi, çürük ağaç da iyi ürün vermez. İyi ürün vermeyen her ağaç kesilip ateşe atılır. Demek ki onları yaşam ürünlerinden tanıyacaksınız. İncil Matta 7,1520 Görüldüğü gibi Hz. İsa Peygamberlik iddia edenleri tanımada şu kriteri veriyor: Verilen ürüne bak ve yalancı ile doğru söyleyeni ayırt et. Oysa kendisinden sonra hiç Peygamber gelmeyecek olsaydı Hz. İsa: " Benden sonra Peygamber gelmeyecektir, benden sonra kim Peygamberlik iddia ederse o yalancıdır." diye çok kestirme bir şekilde bu sorunu halledebilirdi. Hz. İsa'nın yalancı ve doğru Peygamber'i ayırt etmede tavsiye ettiği yöntem başlı başına Hz. İsa'dan sonra Peygamber geleceğine yeterli delildir. Hz. İsa'dan sonra Peygamber gelecek olması ise Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Peygamberliğine yeterli delildir. Çünkü Hz. İsa'dan sonra gelip de Allah'a inanan, Allah'a güvenen, Allah'ı seven bir topluluğun oluşması gibi muazzam bir ürün sadece ve sadece Peygamberimiz'in sayesinde alınmıştır. Nitekim Kuran'da Hz. İsa'nın Peygamberimiz'i Ahmed ismiyle müjdelediği geçer.(Ahmed ismi Muhammed ismi ile aynı köke sahiptir ve aynı manadadır. Kuran'da Peygamberimiz birkaç yerde Muhammed ismiyle anılmasına karşın, sırf aşağıdaki ayette Ahmed ismiyle anılır. Acaba Allah'ın bununla bir hikmeti de mevcut İncil'lerde geçen, Peygamberimiz'in isminin manasında kullanılan kelimelere bakmamızı istemesi olabilir mi? Doğrusunu Allah bilir.) Hani Meryem oğlu İsa da "Ey İsrail oğulları, ben sizin için Allah'ın elçisiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonraki ismi Ahmed (övülmüş, öven) olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim." demişti. 61 Saff Suresi 6 Tüm bu açık gerçeklere ve Tevrat'taki, İncil'deki işaretlere rağmen; Tevrat ve İncil'in tasdikl+ediğini hahamlar, papazlar örtbas etmek için, saptırmak için yarışmışlardır. İncil'de tarifi olmayan Katoliklik, Ortodoksluk mezhepleri, Roma'daki Papa veya başpiskopoz beyefendilerin(!) görüşleri ne yazık ki halk için Tevrat ve İncil'in görüşlerinden daha önemlidir Alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/5/2008 - Hz. İsa'nın Beşeri Özellikleri

Hz. İsa'nın Beşeri Özellikleri
Üçleme inancının özünde Hz. İsa'nın beşeri özelliklerini gözardı etme anlayışı bulunmaktadır. Oysa İncil'de Hz. İsa ile ilgili verilen bilgilerden, bu kıymetli insanın "Allah'ın oğlu değil, Allah'ın mübarek bir elçisi olarak anlatıldığı" açıkça anlaşılmaktadır. Onun da her insan gibi bir hayat yaşadığı görülmektedir. O da diğer insanlar gibi doğmuş, bebeklik, çocukluk ve gençlik dönemlerinden geçmiştir. Yemek yeme ihtiyacı hissettiğinde yanındaki havarileriyle birlikte Allah'a şükrederek yemek yemiş, uzun bir günün ardından her insan gibi yorulmuş ve uyuma ihtiyacı hissetmiştir. Bunun yanı sıra Hz. İsa'nın yıkanmak, temizlenmek gibi her türlü fiziksel ihtiyacına da çevresindeki kişiler şahit olmuşlardır. Bunlar, bir insanın karşılaması zorunlu olan doğal ihtiyaçlarındandır. Ayrıca üçleme inancında Hz. İsa'ya atfedilmeye çalışılan ilahlık iddiasıyla da tamamen çelişmektedir.
İsa bilgice ve boyca gelişiyor, Allah ve insanlar önünde iyilik buluyordu. (Luka, 2/52)
Onlarla sofrada otururken İsa ekmek aldı, şükretti ve ekmeği bölüp onlara verdi. (Luka, 24/30)
Sevinçten hâlâ inanamayan, şaşkınlık içindeki öğrencilerine, "Sizde yiyecek bir şey var mı?" diye sordu. Kendisine bir parça kızarmış balık verdiler. İsa onu alıp gözlerinin önünde yedi. (Luka, 24/41-43)
Mayasız Ekmek bayramının ilk günü öğrenciler İsa'nın yanına gelerek, "Fısıh yemeğini yemen için nerede hazırlık yapmamızı istersin?" diye sordular. (Matta, 26/17)
Daha sonra İsa, Levi'nin evinde yemek yerken... (Markos, 2/15)
İsa bundan sonra eve gitti. Yine öyle büyük bir kalabalık toplandı ki, İsa'yla öğrencileri yemek bile yiyemediler. (Markos, 3/20)
Sofraya oturmuş yemek yerlerken İsa, "Size doğrusunu söyleyeyim" dedi, "sizden biri, benimle yemek yiyen biri beni ele verecek." (Markos, 14/18)
Ferisilerden biri İsa'yı yemeğe çağırdı. O da Ferisi'nin evine gidip sofraya oturdu. (Luka, 7/36)
... İsa, yolculuktan yorulmuş olduğu için kuyunun yanına oturmuştu. Saat on iki sularıydı. Samiriyeli bir kadın su çekmeye geldi. İsa ona, "Bana su ver, içeyim" dedi. (Yuhanna, 4/6-7)
İsa, kayığın uç tarafında bir yastığa yaslanmış uyuyordu... (Markos, 4/38)
İsa onlara, "Gelin, tek başımıza tenha bir yere gidelim de biraz dinlenin" dedi. Gelen giden öyle çoktu ki, yemek yemeye bile vakit bulamıyorlardı. (Markos, 6/31)
...Yolculuktan yorulmuş olan İsa kuyunun yanına oturdu... (Yuhanna, 4/4)
Yukarıda alıntı yaptığımız bu İncil pasajları Hz. İsa'nın diğer tüm insanlar gibi Rabbimiz'in rahmetine muhtaç bir beşer olduğunu ortaya koymaktadır. O, Allah'ın tüm alemlere üstün kıldığı, peygamberlik makamıyla şereflendirdiği ve mucizelerle lütufta bulunduğu, çok üstün ahlaklı bir kuludur. O, seçkin özelliklere sahip bir beşerdir, ama aynı zamanda diğer canlılar gibi Allah'ın rahmetine muhtaç, aciz bir kuldur. Oysa canlı ve cansız tüm kainatın yaratıcısı olan Allah daima diridir, her an herşeye hakimdir, herşeyi bilir, herşeye güç yetirir, O'nu uyku ve uyuklama tutmaz. O her türlü acizlikten de münezzehtir. O, yarattıklarına çeşitli acizlikler vermiş ve sahip oldukları bu eksiklikleri fark ederek yalnızca Kendisi'ne kulluk etmelerini, herşeyi Kendisi'nden istemelerini emretmiştir.
Hz. İsa da tüm insanlar gibi Allah'ın rahmetine muhtaç bir kuldur
Hem Kuran ayetlerinde hem de İncil'de Hz. İsa'nın Allah'ın sonsuz lütfuyla çeşitli mucizeler gösterdiğinden bahsedilir. Ancak Hz. İsa her konuşmasında; yaptığı tebliğlerinde ve havarilerle olan sohbetlerinde bu mucizeleri Allah'ın dilemesiyle gerçekleştirdiğini belirtmiştir. Konuşanın kendisi değil Allah olduğunu, tüm yapılan işleri Allah'ın yerine getirdiğini, Allah'ın tüm canlılar üzerinde tek hakim olduğunu sık sık hatırlatmıştır. Kendisinin Allah'ın risaletini insanlara duyuran bir kul olduğunu, Allah'ın dilemesiyle bu yaptıklarını gerçekleştirdiğini, her yaptığının Allah'ın kontrolünde olduğunu vurgulamıştır. Bu açıklamalarından bazıları şu şekildedir:
Herşey bana Rabbim tarafından verildi... (Matta, 11/27)
...Allah'ın bana verdiği buyruk uyarınca iş görüyorum... (Yuhanna, 14/31)
...Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum... (Yuhanna, 14/10)
...Size önemle belirtirim ki, elçi kendiliğinden hiçbir şey yapamaz... (Yuhanna, 5/19)
...Benim öğretişim kendimden değil, beni gönderenden esinleniyor. (Yuhanna, 7/16)
Onları bana veren Rabbim her varlıktan üstündür... (Yuhanna, 10/29)
Çünkü ben kendiliğimden konuşmadım. Ne diyeceğimi, ne konuşacağımı beni gönderen Allah buyurdu. O'nun buyruğunun ise sonsuz yaşam olduğunu biliyorum. Bunun için konuştuğum her sözü Allah'ın bana bildirdiği gibi söylüyorum. (Yuhanna, 12/49-50)
İsa Allah'ın herşeyi kendi ellerine verdiğini ve Allah'tan gelmiş olup yine Allah'a gittiğini biliyordu. (Yuhanna, 13/3)
Beni gönderen benimle beraberdir. O beni kendi başıma bırakmadı. Çünkü ben her zaman O'nun beğendiği işleri yapıyorum. (Yuhanna, 8/29)
Ben kendi kendime hiçbir şey yapamam; işittiğim gibi yargılarım. Benim yargılayışım doğrudur. Çünkü kendi isteğimi değil, beni gönderenin isteğini ararım. (Yuhanna, 5/30)
Kendisine Rabbimden olanak sağlanmadıkça, kimse bana gelemez... (Yuhanna, 6/65)
İncil'de yer alan yukarıdaki açıklamalar üçleme inancı açısından son derece önemlidir. Çünkü bu ifadelerde, Hz. İsa'nın bir ilah değil (Allah'ı tenzih ederiz), Allah'a muhtaç, Allah'ın dilediği şekilde hareket eden, Allah'ın emrettiği şekilde karar veren, Allah'ın ilhamıyla konuşan, Allah'ın beğeneceği işler yapan bir kul olduğu bizzat Hz. İsa'nın kendisi tarafından dile getirilmektedir. Ancak üçleme inancında tüm bu hikmetli ve samimi ifadeler göz ardı edilmekte, Hz. İsa ise var olmak için hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, üstün bir varlık olarak tanıtılmak istenmektedir. Oysa bunlar gerçeği yansıtmadığı gibi, hem Rabbimiz'in yüce Zatı'na hem de O'nun mübarek elçisi Hz. İsa'ya karşı da saygıdan uzak bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Rabbimiz tüm bu benzetmelerden münezzehdir. O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, tüm kusur ve eksikliklerden uzak, sonsuz ve tek güç sahibi olan Allah'tır. O'na denk ve eş bir varlık yoktur.
Buradaki ifadede Hz. İsa'nın yalnızca Allah'a kulluk etmekle ilgili hükümlere uyduğu açıkça görülmektedir. Yalnızca Allah'a kulluk eden Hz. İsa'yı sözde Allah ile eşit sayan üçlemenin ne kadar batıl bir inanç olduğu, buradan da anlaşılabilir. (Allah'ı tenzih ederiz
Hz. İsa'nın Allah'a dua etmesi
Üçleme inancını yalanlayan bir diğer delil ise, bu mübarek insanın Rabbimiz'e olan samimi dualarıdır. Dua eden insan Allah'ın varlığını ve birliğini, O'na karşı olan acizliğini, kendisine tek yardım edecek olanın Allah olduğunu ve O'ndan başka ibadet edilecek hiçbir güç olmadığını kabul etmiş demektir. Dua Allah'a olan derin teslimiyetin, kişinin kendi aczinin farkında oluşunun en güzel ifade şekillerinden biridir. Rabbimiz tüm eksik sıfatlardan münezzeh olan ve sonsuz kudret sahibi olandır. Evrende tüm kudret O'na aittir. Yardım ve bağışlanma, sadece ve sadece, herkesin Kendisi'ne muhtaç olduğu, Kendisi ise kimseye muhtaç olmayan Allah'tan istenir. Hz. İsa'nın duaları da Allah'a olan teslimiyetinin ve sahip olduğu güçlü Allah korkusunun en samimi göstergelerindendir. İncil'de belirtildiğine göre Hz. İsa hem şükretmek hem de istekte bulunmak amacıyla Rabbimiz'e dua etmiştir. Kendisine isteklerini verebilecek tek ve mutlak gücün Allah olduğunu bilmiştir:
Biraz ileriye giderek yüzüstü yere kapandı, duaya koyuldu... (Matta, 26/39)
Halka çimenlerin üzerine oturmalarını buyurduktan sonra, beş ekmekle iki balığı aldı, gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı... (Matta, 14/19)
Halkı salıverdikten sonra dua etmek için tek başına dağa çıktı. Akşam olurken orada yalnızdı. (Matta, 14/23)
Sabah çok erkenden, ortalık henüz ağarmadan İsa kalktı, evden çıkıp ıssız bir yere gitti, orada dua etmeye başladı. (Markos, 1/35)
Onları uğurladıktan sonra, dua etmek için dağa çıktı. (Markos, 6/46)
İsa öğrencilerine, "Ben dua ederken siz burada oturun" dedi. (Markos, 14/32)
O günlerde İsa, dua etmek için dağa çıktı ve bütün geceyi Allah'a dua ederek geçirdi. (Luka, 6/12)
İsa bir yerde dua ediyordu. Duasını bitirince öğrencilerinden biri O'na, "Öğretmen" dedi, "Yahya'nın kendi öğrencilerine öğrettiği gibi sen de bize dua etmesini öğret." (Luka, 11/1)
... Ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir." (Luka, 22/32)
Kuran'da yer alan bir ayette de Hz. İsa'nın, Rabbimiz'in en güzel sıfatlarını anarak yaptığı samimi duası şöyle bildirilmiştir:
Meryem oğlu İsa: "Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Sen'den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti. (Maide Suresi, 114)
Allah Hz. İsa'nın bu duasını kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur:
Allah demişti ki: "Şüphesiz Ben bunu size indireceğim. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, Ben onu gerçekten alemlerden hiç kimseyi azablandırmayacağım bir azapla azablandıracağım." (Maide Suresi, 115)
Hz. İsa Allah'a dua ederek O'ndan bir sofra indirmesini istemiştir. Allah Hz. İsa'nın bu duasını kabul ederek O'nun dileğini yerine getirmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, Hz. İsa'nın bu mucizeyi yerine getirecek bağımsız ve özel bir gücü bulunmamaktadır. O, Allah'ın sonsuz yaratma gücünü insanlara göstermesinde elçilik görevini üstlenen çok mübarek bir kuldur.
İncil'de Hz. İsa "Allah'ın elçisi" olarak isimlendirilmiştir
Üçleme inancının özünde, Hz. İsa'yı Allah'ın risaletini tebliğ eden bir elçi ya da diğer peygamberler gibi Allah'ın gönderdiği bir kul olarak değil, "Allah'ın oğlu" (Allah'ı tenzih ederiz) olarak görme anlayışı bulunmaktadır. Oysa İncil'de Hz. İsa'nın Allah'ın vahyini tebliğ eden, insanları iman etmeye ve Allah'a teslim olmaya davet eden bir elçi olduğu anlatılır. Hz. İsa da "gönderilmiş bir elçi" olduğunu tebliğlerde sürekli ifade etmektedir. Hz. İsa'nın Allah'a söylediği "Ben onlara Senin sözünü ilettim" (Yuhanna, 17/14) şeklindeki sözü özellikle dikkat çekicidir. O da Hz. Süleyman, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Muhammed gibi bir peygamberdir, Allah'ın risaletini tebliğ eden bir elçidir. Nitekim bir İncil pasajında Hz. Musa'nın; "Tanrı size kendi kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak" (Elçilerin İşleri, 7/37) şeklinde söylediği haber verilmektedir. Hz. İsa'nın peygamberliğini teyit eden İncil açıklamalarından bazıları şu şekildedir:
Beni sevmeyen, sözlerimi tutmaz. İşittiğiniz söz benim değil, beni gönderen Allah'ındır. (Yuhanna, 14/24)
Eğer Rabbimin işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin… (Yuhanna, 10/37-38)
Halk, İsa'nın yaptığı mucizeyi görünce, "Gerçekten dünyaya gelecek olan peygamber budur" dedi. (Yuhanna, 6/14)
..."O adam, Allah'ın ve bütün halkın önünde gerek söz, gerek eylemde güçlü bir peygamberdi." (Luka, 24/19)
... Çünkü beni göndereni tanımıyorlar. (Yuhanna, 15/21)
Allah, sizleri kötü yollarınızdan döndürüp kutsamak için kulunu ortaya çıkarıp önce size gönderdi." (Elçilerin İşleri, 3/26)
Sonsuz yaşam, tek gerçek Rab olan Seni ve gönderdiğin İsa Mesih'i tanımalarıdır. Yapmam için bana verdiğin işi tamamlamakla Seni yeryüzünde yücelttim. Dünyadan bana verdiğin insanlara Senin adını açıkladım. Onlar senindiler, bana verdin ve Senin sözüne uydular. Bana verdiğin herşeyin Sen'den olduğunu şimdi biliyorlar. Çünkü bana ilettiğin sözleri onlara ilettim, onlar da kabul ettiler. Senden çıkıp geldiğimi gerçekten anladılar, beni Senin gönderdiğine iman ettiler. (Yuhanna, 17/3-8)
Size doğrusunu söyleyeyim, benim gönderdiğim herhangi bir kimseyi kabul eden beni kabul etmiş olur. Beni kabul eden de beni göndereni kabul etmiş olur. (Yuhanna, 13/20)
...Ben kendiliğimden gelmedim. Ama beni gönderen gerçektir. Ne var ki, O'nu tanımıyorsunuz. Oysa ben O'nu tanıyorum. Çünkü O'ndanım ve beni O gönderdi. (Yuhanna, 7/28-29)
İsa, "Başka yere gidelim" dedi, "Yakın kasabalara. Oralarda da sözü yaymam gerek. Çünkü bunun için geldim." (Markos, 1/38)
İsa, "Allah tarafından onaylanan iş, O'nun gönderdiği kişiye iman etmenizdir" diye karşılık verdi. (Yuhanna, 6/29)
Allah'ın gönderdiği kişi Allah'ın sözlerini konuşur... (Yuhanna, 3/34)
...Ama beni gönderen gerçektir ve ben O'ndan duyduklarımı dünyaya bildiriyorum. (Yuhanna, 8/26)
... İsa, "Benim, sizin bilmediğiniz bir yiyeceğim var" dedi. Öğrenciler birbirlerine, "Acaba biri ona yiyecek mi getirdi?" diye sordular. İsa, "Benim yemeğim, beni gönderenin isteğini yerine getirmek ve O'nun işini tamamlamaktır" dedi. (Yuhanna, 4/31-34)
Alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/5/2008 - İNCİL YAZARLARI HZ.İSA'NIN HAYATINA ŞAHİT OLMAMIŞLARDIR

İNCİL YAZARLARI HZ.İSA'NIN HAYATINA ŞAHİT OLMAMIŞLARDIR
Hıristiyanlık dini hakkında yeterince bilgisi olmayan kişiler, İncil metinlerinin Hz. İsa ile aynı dönemde yazıldığını ve tamamen Hz. İsa'nın sözlerine dayandığını düşünürler. Oysa bu doğru değildir. İncil Hz. İsa'dan çok daha sonraları yazılı metin haline getirilmiştir. Markos İncili'nin MS 70, Matta İncili'nin MS 80, Luka İncili'nin MS 90 yılında, Yuhanna İncili'nin ise 90-100 yılları sırasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Diğer İncil metinleri de aynı dönemler içinde yazılmıştır. O dönemde var olan birçok İncil arasında ortak bir kitap oluşturulması ise İznik Konsili sırasında gerçekleştirilmiştir.
Hz. İsa'nın hayatı hakkında başvurabileceğimiz temel Hıristiyan kaynaklar, bu mübarek insanın Allah Katı'na alınışından yaklaşık 30-35 yıl sonra yazılmaya başlanan ve Yeni Ahit'in ilk dört kitabını oluşturan 4 İncil ile diğer Yeni Ahit metinleridir.
Tarihi kaynaklardan ve İncil'deki anlatımlardan anlaşıldığı üzere ilk Hıristiyanlar Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından Hz. İsa'nın sözlerini ve yaptıklarını sözlü olarak insanlara aktarmaya başlamışlardır. Araştırmacılara göre, ilk Hıristiyanların, içinde bulundukları şartlara göre Hz. İsa'nın sözlerine yeni anlamlar yüklemeleri, Hz. İsa'yı reddeden Yahudi din adamlarıyla ya da Romalılarla tartışmalara girdiklerinde sözlü olarak aktarılan bilgileri çeşitli değişikliklere uğratmış olmaları muhtemeldir. Buna göre, ilk Hıristiyanlar Mesih inancını ayakta tutmak, Hz. İsa'ya olan imanı güçlendirmek, Hıristiyanlığı hızla yaymak ve baskılar nedeniyle halkta oluşan ümitsizliği ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu nedenle de Hz. İsa'nın söz ve fiillerini yorumlayarak, yeni bir şevk ve heyecan kaynağı oluşturmayı amaçlıyorlardı. Oysa bunu sadece Allah'ın sözlerini ve Hz. İsa'nın hikmetli tebliğini insanlara aktararak yapabilirlerdi. Ancak bu böyle olmamış, Allah'ın vahyi sonradan değişikliğe uğratılmış ve Hz. İsa'nın sözleri çok yanlış şekillerde yorumlanmış, özünden uzaklaştırılmıştır. İşte bu süreçte Hz. İsa'ya gösterilen saygının yanlış yorumlanmış ve sonuçta onu sözde ilahlaştıran bir yanılgıya sebebiyet vermiş olması mümkündür. (Allah'ı tenzih ederiz.) Bu görüş günümüzde Batılı araştırmacılar arasında da genelde kabul görmektedir.17 Aradan zaman geçip havariler de birer birer vefat etmeye başlayınca, bazı Hıristiyanlar Hz. İsa'nın tebliğinin yok olmasını engellemek için, Hz. İsa'nın sözlerini ve yaptıklarını, kendi akıllarında kaldığı kadarıyla birbirlerine ekleyerek İncil metinlerini oluşturma yoluna gitmiş olabilirler.18
Rudolf Bultmann 20. yüzyılın önemli Yeni Ahit uzmanlarından biridir. Bultmann, eserlerinde İncillerin yazımı hakkında çok çeşitli yorumlarda bulunur. Bultmann, "Sinoptik İncillerin (Matta, Markos ve Luka İncillerinin) Hz. İsa'nın yaşamının birbirini izleyen rivayetlerini ortaya koymak için İncil yazarları tarafından birbirine eklenen, düzensiz anekdotları biraraya getirmek suretiyle oluşturulduklarını" söyler. Ancak Bultmann'a göre "farklı toplumlarda o toplumları oluşturan fertlerin ihtiyaçlarına göre tekrarlanıp duran bu sözler çeşitli şekiller aldıklarından, bir toplumdan diğer topluma, hatta bir toplumun kendi içinde bile birbirlerinden farklılıklar arz ediyorlardı" ve "Hz. İsa'nın sözleri ve eylemleri, kişiler tarafından farklı amaçlar için kullanıldıklarından çeşitli şekiller kazanmışlardı." Örneğin ilk dönemde, bazen insanlara vaazda veya öğütte bulunmak için, bazen de toplumda fertlerin uymaları gereken ahlaki ilkeler olarak kullanılmışlardır. Bultmann, sözlü geleneğin bir sonucu olarak Hz. İsa'nın sözlerinin ve eylemlerinin ilk Hıristiyanlar tarafından kısmen değiştirildiğini bu şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca, İncil metinlerinde bizzat ilk Hıristiyanlar tarafından üretilmiş ve Hz. İsa'ya atfedilmiş sözlerin de bulunduğunu ileri sürmektedir.19 Hz. İsa'nın kendini "Allah'ın oğlu" olarak adlandırdığını düşünmemektedir. Ona göre bu sıfat, Hz. İsa'nın ardından "tanrıların oğulları olarak sunulan ilahi kişiler, sır dinlerinde ibadet edilen oğul ilahlar ve gnostik mitolojide yer alan kurtarıcı figür" motiflerinden etkilenilerek geliştirilmiş ve büyük bir yanılgı olarak Hz. İsa'ya atfedilmiştir.20 (Allah'ı tenzih ederiz.)
Dolayısıyla bugün Batılı araştırmacıların büyük bir bölümü tarafından kabul edilen gerçek, İncillerin Hz. İsa'nın sözlerinin eksiksizce biraraya getirilmesiyle oluşmuş birer kitap olmadıklarıdır. Onlara göre İnciller, Hz. İsa'nın ardından onun sözlerinin, yaptıklarının, kendisinden sonra ortaya çıkan şartlar içerisinde biraraya getirilmesinden oluşan metinlerdir.
İncil metinlerinin yazarları
İncil yazarlarının kendi kitaplarını kaleme alırken tek bir kaynaktan faydalandıkları fikri, bugün araştırmacılar tarafından da kabul görmektedir. (Yukarıda) Dört İncil yazarı, kaynak aldıkları Kitabı Mukaddes'i incelerken. Jacob Jordaens, 1625, louvre Müzesi, Paris.
İnciller günümüzde Markos, Matta, Luka ve Yuhanna gibi yazarların adlarıyla bilinmelerine rağmen, adsız olarak kaleme alınmışlardır. Bu isimlerdeki kişilerin gerçekten İncilleri yazıp yazmadıkları bilinmemektedir. İnciller ancak 2. yüzyılın ikinci yarısından sonra bugünkü adlarıyla anılmaya başlanmışlardır. Matta ve Yuhanna, Hz. İsa'nın gerçek havarisi olarak kabul edilirken, Markos Pavlus'un takipçisi ve Luka da Pavlus'un öğrencilerinden biri olarak görülür. Yani İncil yazarları gerçekte yaşamış şahsiyetlerdir, ancak İncilleri onların yazdıklarına dair elimizde bir kanıt bulunmamaktadır.21 Tanınmış Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarından E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus (İsa'nın Tarihi Kimliği) isimli kitabında İncillerin yazılışını şu şekilde açıklar:
Mevcut kanıtlar göstermektedir ki, İnciller ikinci yüzyılın ikinci yarısına kadar isimsiz olarak kalmışlardır... Sahip olduğumuz İnciller ikinci yüzyılın ilk yarısında zikredildi. Fakat her zaman anonim olarak. Yaklaşık olarak 180 yılında aniden isimler belirmişti. O zaman birçok İncil vardı, sadece bizim sahip olduğumuz gibi dört tane değildi ve Hıristiyanlar hangisinin yetkili olduğunu belirlemek zorundaydılar. Bu önemli bir mesele idi, fikir olarak çok önemli farklılıklar vardı. Kimin kazandığını ise biliyoruz: bu dört İncil'in -ne daha az ne de daha çok- Hz. İsa'nın güvenilir kayıtları olduğunu düşünen Hıristiyanlar kazanmışlardır.22
Sanders, bir başka makalesinde "isimsiz" olarak yazılan İncillerin adlandırılma sürecini şöyle anlatır:
MS 2. yüzyılın ortalarında sayısız İncil nüshası vardı. Hıristiyan yetkililer bunlardan hangilerinin sahih olduğu konusunda bir karar vermek için onları adlandırma yoluna gitmişlerdir. İşte böylece günümüzde Kilise tarafından sahih kabul edilen dört İncil'e Markos, Matta, Luka ve Yuhanna adları verilmiştir.23
From Jesus to Christ, The Origins of the New Testament, Images of Jesus (İsa'dan Mesih'e, Yeni Ahit'in Kökenleri, İsa'nın İmajları) kitabının yazarı Paula Fredriksen bu durumu şu şekilde özetler:
Luka, Pavlus'un öğrencilerindendir. Ancak Luka İncili'nin onun tarafından yazılıp yazılmadığı tam olarak bilinmemektedir.
Hz. İsa'nın şu an Yunanca olan bazı sözleri toplanmış ve şu an kayıp olan bir belge haline getirilmişti. Bu belgeye günümüz araştırmacıları Q adını verirler. Sözlü gelenekler ise - mucizeler, meseller, efsaneler vs- çeşitli Hıristiyan topluluklar tarafından biraraya getirilmiş, katlanarak büyümüş ve elden ele dolaşmıştır. Bunların bir kısmı isimsiz Yahudi olmayan Hıristiyanlar tarafından 70'li yıllarda kağıda döküldü. Bu kişiler yazar değildi ve bir eser meydana getirmediler. Anlatılan hikayeleri metinler haline getirdiler. Bunun sonucunda Markos İncili meydana geldi.24
Paula Fredriksen'in dikkat çektiği bir diğer konu ise İncillerde kullanılan dil ile ilgiliydi. Fredriksen özetle şunları söylüyordu:
Hz. İsa Aramice konuşuyordu ve tebliğini de Aramice konuşan Yahudilere, Filistinlilere ve göçebelere yapıyordu. Ancak İncillerin yayılmasında rol oynayan kişilerin dilleri Yunanca idi. Hz. İsa'nın sözlü tebliği ve tüm yaptıkları Yunancaya yine sözlü olarak çevrildi. Bu çevirilerin güvenilirliğinden emin olmak ise mümkün değildir. Sözlü kaynaklar üzerinde yapılan psikolojik ve antropolojik araştırmalar, bu kaynakların tarihi açıdan güvenilirlikten çok uzak olduğunu ortaya koymuştur. Aktarma sırasında hata olmaması mümkün değildir. Çünkü gözlem yapan ve aktaran kişi bir insandır. Eğer bu bilgiler yazılı hale gelmeden önce birçok kişi tarafından aktarılarak yazan kişiye ulaşmışsa, o zaman her zincirde farklı eklemeler, düzeltmeler ve değiştirmeler olmuştur. Sonuç olarak Hz. İsa ile ilgili, sözlü olarak aktarılan bilgiler bize İncil'de gerçekten söylenenler ve o dönemde gerçekten olanlar hakkında bir bilgi vermektedir. Ama aynı zamanda da bu aktarım sırasında değişiklikler olabileceğini kabul etmemizi zorunlu kılar.25
İnciller Yunanca kaleme alınmıştır. Yuhanna İncili'ne ait olan bu parça (MS 125), şu ana kadar bulunan en eski İncil kopyasıdır. (Sağda) Johannes Guttenberg tarafından 1455 yılında basılan ilk İncil Latinceydi.
Bir diğer Kitab-ı Mukaddes araştırmacısı John Dominic Crossan, The Birth of Christianity, Discovering what happened in the years immediately after the execution of Jesus (Hıristiyanlığın doğuşu, Hz. İsa'nın ifasının hemen sonrasındaki yıllarda olanları keşfetmek) isimli önemli çalışmasında İncil yazarları hakkında şu yorumlarda bulunur:
İncilleri Hz. İsa hakkında gerçek bir bilgi kaynağı olarak nasıl kullanabiliriz? İnciller, kelimesi kelimesine kendi yazarlarının sesleridir. Onların arkasında da Hz. İsa hakkında konuşan toplumdan isimleri belirsiz kişiler bulunmaktadır. Bu seslerin içinde de Hz. İsa'nın sözlerinden ve yaptıklarından izler bulunmaktadır. Hz. İsa hakkında doğru bilgileri toplamak için iki çetin aşamayı geçmek gerekir. Bunlardan birincisi hangilerinin Hz. İsa'ya ait olduğunu bulmaktır. İkinci adım ise bu bilgileri 1. yüzyıldaki Yahudi dünyasının tarihi yapılanması içine yerleştirmektir.26
Hz. İsa'nın anlattıklarının sözlü hali artık tamamen yok oldu. Konuşulan cümleler yapısı gereği geçicidir ve çok kısa süre yaşar. Sadece dinleyicilerin hafızasında yaşar ve tamamen geri gelmesi ancak hafızaya bağlıdır... Yazılı gelenek dahi değişime uğrar ve gelişir. Bu bizi İncilleri doğrudan kopyalanmış bir sözlü anlatım olarak varsaymaktan alıkoymaktadır: gelenek metne geçirilirken tahrif edilmiş olabilir. Üstelik bu tahrifat sadece Sinoptik yazarları ile de sınırlı kalmamıştır...27
Ne İncil yazarları, ne de Yeni Ahit'in diğer bölümlerini yazanlar, tasvir ettikleri olayların bizzat görgü şahitleri değildirler. İncil yazarları, Hz. İsa'dan sonra birkaç on yıl boyunca nesilden nesile aktarılan sözlü ve yazılı geleneği bir metin haline getiren kişilerdir. Bu nedenle asırlardır bu metinler üzerinde araştırma yapan çeşitli uzmanlar, İncil metinlerinin günümüzdeki haline gelmesinde çok çeşitli etkilerin rol oynadığına dikkat çekmişlerdir. Bir makalede bu etki şu şekilde açıklanmaktadır:
İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz. (Al-I İmran Suresi, 66)
Hz. İsa'nın ilk elden orijinal hatıraları, (1) Hıristiyanların kendi dini önderlerini yüceltmek için onu evrensel nitelikli dinsel bir kimlik haline getirme çabalarıyla; (2) kaleme alındıkları dönemin putperest tanrı motifleriyle; (3) gentile (Yahudi olmayan) kökenli Hıristiyanların oluşturduğu ilk kilisenin, ayrıldığı merkezi Yahudiliğe karşı çıkmasıyla; (4) bizzat Hıristiyan toplumunun farklı akımları içinde ihtilaf çıkaran polemiklerle; (5) ve Hz. İsa'nın hayatında cereyan eden olayların Eski Ahit peygamberlerinin verdikleri sözlerin yerine getirilmesi ve böylece de, onun Eski Ahit peygamberliğinin tamamlayıcısı olarak sunulmasıyla, çeşitli şekillerde muhafaza edilmiş, ayıklanmış, geliştirilmiş, yüceltilmiş ve kısmen de tahrip edilmiştir... Ayrıca İnciller, hem Yahudilerin baskılarına, hem de Roma İmparatorluğu'nun zulümlerine karşı ayakta kalma mücadelesi veren ilk kilise tarafından kaleme alındığı için ve içinde bulundukları durumdan dolayı, içerikleri bizzat Hz. İsa'nın kendisi ve yaptıkları olmayıp; ilk kilisenin, muhalifleri ile mücadelesi bağlamında Hz. İsa'nın sözlerine ve yaptıklarına getirdiği yorumdur. Bu gerçekten hareketle, İncillerin sunduğu bilgilerin Hz. İsa'nın biyografisini yazmak için oldukça yetersiz olduğu görülür. İşte bundan dolayıdır ki, Hz. İsa'nın konumunu ve statüsünü incelerken dört İncil'in yorumlanmasında, imanları, fikirleri, kanaatleri, önyargıları ve tartışmaları, hem İncillerde hem de Yeni Ahit'in diğer kitaplarında yansımasını bulan ilk Hıristiyan toplumlarının mevcut hayatlarını dikkate almak zorundayız... Yine Hz. İsa'nın konumunu incelerken şunu da unutmamalıyız ki, temel kaynak olan İnciller, Hz. İsa'dan 40-60 yıl sonra, onun hayatında cereyan eden orijinal olaylardan oldukça farklı bir ortamda, yine onun ana dili olan Aramice değil, Yunanca olarak kaleme alınmıştır... Kısacası İnciller Hz. İsa'nın söylediklerine ve yaptıklarına bizzat tanık olan Hz. İsa'nın kendi havarileri tarafından değil de, daha sonraki dönemde Hıristiyan olmuş kişiler tarafından, zamanla ortaya çıkan yeni durumlara uygun olarak derlenen kitaplardır. Yani İnciller, Hz. İsa'nın sözleri ve yaptıkları ile ilgili ilk el rivayetlere değil, ikinci hatta üçüncü el rivayetlere dayanmaktadır.28
Alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
28/2/2008 - ''Bir Papaz'ın Dilinden Endülüs Vahşeti''

Papaz Bartolome de Las Casas 1542'de İspanya Prensi II. Philip'e anılarını takdim etti. Dominiken Tarikatına mensup olan Las Casas tarihin tanık olduğu en büyük katliamlardan birinin nasıl işlendiğini inanılmaz derecede ayrıntıları ile anlatıyor ve Tanrı adına yola çıkılan bu seferlerde, Tanrı adına hareket edenlerin nasıl vahşileştiğini gözler önüne seriyordu.
İnsanlıkla adları bir arada anılması mümkün olamayan o İspanyol kafilesinin vahşetleri bakın bu eserde nasıl dile getiriliyordu:
"İspanyonlar atlarıyla, kılıçlarıyla ve mızraklarıyla yerlileri kolayca savuşturup öldürdüler ve onlara karşı her türden vahşeti sergilediler.
Yerli yerleşim bölgelerine zorla girerek, küçük çocuklar, yaşlı erkekler, hamile kadınlar, hatta yeni doğum yapmış kadınlar dahil karşılarına çıkan herkesi katlettiler.
Şiddetle vurarak parça parça kestiler, sürüler halinde ağıla toplanmış koyunlar gibi karınlarını yardılar. Bir adamı tek bir darbede ikiye bölüp bölemeyeceklerine veya bir kişinin başını gövdesinden ayırıp ayıramayacaklarına ya da tek bir balta darbesiyle bağırsaklarını çıkarıp çıkaramayacaklarına dair bahislere bile girdiler.
Memeden kesilmemiş bebekleri ayaklarından tutup annelerinin göğüslerinden ayırdılar ve baş aşağı kayalara çarptılar. Bütün bunlar olurken diğerleri ise gülüp eğleniyorlar, bebekleri omuzlarının üzerinden bir nehre atıp, "Kıvran, seni gidi küçük velet!" diye bağırıyorlardı.
Yollarına çıkan herkesi öldürdüler, fırsat buldukça bir kadını ve bebeğini tek bir hamleyle kılıçtan geçiriyorlardı. Kimseyi sağ bırakmadılar, kurbanlarını ayaklarından asabilmek için özellikle ters L şeklinde geniş darağaçları kurarak bir defada on üç tanesini birden diri diri yakıyorlardı.
<******>******>
Vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe veriyorlardı. Bazılarını öldürmeyip bileklerini kesiyorlar, ellerini öylece asılı bırakıp onlara, "Bu mektubu al" diyorlardı Amaçlan, onları böyle zavallı durumlara düşürerek, tepelerde gizlenenleri tehdit etmekti. Yerli liderleri ve eşrafını ise yere çakılı iki yaba üzerine oturtulmuş dal parçaIarından oluşan, bir tür demirden düz ızgaraya bağlayıp, kısık ateşte kızartıyorlardı
Yerli liderler, yavaş yavaş ölürken çaresizlik içinde inliyorlardı. Zavallıcıkların inlemeleri İspanyol komutanın uykusunu bölmüştü. Hemen esirlerin boğulması için talimat verdi. Ancak, ortalama sıradan bir cellattan daha kana susamış olan infaz müfrezesinin başındaki iki adam (bu adamın kimliğini biliyorum, hatta Sev illa'da bazı akrabalarıyla görüştüm), onları boğarak eğlencesini yarıda kesmek istemiyordu. Bu yüzden gürültü yapmalarını engellemek için bizzat kendi elleriyle ağızlarına tahta tıpa yerleştirdi ve kendi canı istediği zaman ölmeleri için ateşi artırdı.
Bütün bu olanları ve başka olayları kendi gözlerimle gördüm. Yerlilerin bir kısmı, bu merhametsiz ve insafsız katillerin pençesinden kurtulmak için tepelere ve dağlara kaçınca, insan türünün bu amansız düşmanları, izlerini bulmak için av köpeklerini eğittiler.
Bir yerliyi görür görmez saldırıp ısıran, parçalara ayırıp adeta bir avı yer gibi etlerini silip süpüren bu vahşi köpekler, yerlilere çok zarar verdi; katliama ortak oldular. Ara sıra da olsa yerliler bir Avrupalıyı öldürdüğünde (ki kendilerine karşı işlenen suçların hüyüklüğü göz önüne alınırsa buna hakları da vardı), İspanyollar kendi aralarında gayri resmî bir anlaşma yaparak öldürülen her Avrupalı için yüz yerlinin idam edilmesine karar veriyorlardı.
Bu vahşeti işleyenler çok değil daha 35-40 sene önce İspanya'daki sonuncu İslâm devleti olan Endülüs Arap Devletini yıkanların ya kendileri ya da onların elinde yetişen çocuklarydı.
İnanıyoruz ki bu satırlar, Endülüslülerin nasıl bir katlimaın kurbanı olduğunu hissetmeniz için size yeterince ışık tutacaktır.
<******>******>
ENDÜLÜS DEVLETİNİN YIKILIŞI İspanya'daki sonuncu İslâm devleti olan Endülüs Arap Devleti, 2 Ocak 1492'de İspanyollar'ın eline geçti. Hıristiyan İspanyollar, Endülüs Devleti'ni yıkınca, görülmemiş bir vahşet ile, ilim merkezi olan Endülüs'teki müslümanları yok ettiler. Sonra da eşsiz sanat eserlerini tahrip ettiler.
Bu sırada Avrupa'nın en büyük ve medenî şehri olan Gırnata, feci yağmalara mâruz kaldı. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden olan ve birkaç yüzbin kitabı bir araya getiren Gırnata Kütüphanesi'nin kitapları, Kardinal Cisneros'un emri ve Kral ile Kraliçe'nin tasvibiyle şehrin büyük meydanında tamamen yakıldı. Bu kitapların mühim kısmı, yeryüzünde tek nüsha idi.
Halbuki, Müslümanlar, medeniyeti İspanya'dan Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversitelerini kurup, batıya ilim ve fen ışıklarını yaydı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin temelini attı. Dünya yüzündeki ilk üniversite, Fas'ın Fez şehrinde bulunan Keyruvan üniversitesidir. Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, Kurtuba'da Dünyanın İlk Tıp fakültesini kurdu. Bu fakülteye Avrupa'nın kralları bile tedâvi için gelirlerdi.
İslam aleminin yeni bir 2 Ocak yaşanaması için yalnızca bilimin değil, ekonomik ve staretejik gelişmelerine zirvesinde olması gerekirken, bulunduğu konum hayli düşündürücüdür...
<******>******>
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/2/2008 - İncil Yazarları Hz. İsa nın Hayatına Şahit Olmamışlardır

İNCİL YAZARLARI HZ.İSA'NIN HAYATINA ŞAHİT OLMAMIŞLARDIR
Hıristiyanlık dini hakkında yeterince bilgisi olmayan kişiler, İncil metinlerinin Hz. İsa ile aynı dönemde yazıldığını ve tamamen Hz. İsa'nın sözlerine dayandığını düşünürler. Oysa bu doğru değildir. İncil Hz. İsa'dan çok daha sonraları yazılı metin haline getirilmiştir. Markos İncili'nin MS 70, Matta İncili'nin MS 80, Luka İncili'nin MS 90 yılında, Yuhanna İncili'nin ise 90-100 yılları sırasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Diğer İncil metinleri de aynı dönemler içinde yazılmıştır. O dönemde var olan birçok İncil arasında ortak bir kitap oluşturulması ise İznik Konsili sırasında gerçekleştirilmiştir.
Hz. İsa'nın hayatı hakkında başvurabileceğimiz temel Hıristiyan kaynaklar, bu mübarek insanın Allah Katı'na alınışından yaklaşık 30-35 yıl sonra yazılmaya başlanan ve Yeni Ahit'in ilk dört kitabını oluşturan 4 İncil ile diğer Yeni Ahit metinleridir.
Tarihi kaynaklardan ve İncil'deki anlatımlardan anlaşıldığı üzere ilk Hıristiyanlar Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından Hz. İsa'nın sözlerini ve yaptıklarını sözlü olarak insanlara aktarmaya başlamışlardır. Araştırmacılara göre, ilk Hıristiyanların, içinde bulundukları şartlara göre Hz. İsa'nın sözlerine yeni anlamlar yüklemeleri, Hz. İsa'yı reddeden Yahudi din adamlarıyla ya da Romalılarla tartışmalara girdiklerinde sözlü olarak aktarılan bilgileri çeşitli değişikliklere uğratmış olmaları muhtemeldir. Buna göre, ilk Hıristiyanlar Mesih inancını ayakta tutmak, Hz. İsa'ya olan imanı güçlendirmek, Hıristiyanlığı hızla yaymak ve baskılar nedeniyle halkta oluşan ümitsizliği ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu nedenle de Hz. İsa'nın söz ve fiillerini yorumlayarak, yeni bir şevk ve heyecan kaynağı oluşturmayı amaçlıyorlardı. Oysa bunu sadece Allah'ın sözlerini ve Hz. İsa'nın hikmetli tebliğini insanlara aktararak yapabilirlerdi. Ancak bu böyle olmamış, Allah'ın vahyi sonradan değişikliğe uğratılmış ve Hz. İsa'nın sözleri çok yanlış şekillerde yorumlanmış, özünden uzaklaştırılmıştır. İşte bu süreçte Hz. İsa'ya gösterilen saygının yanlış yorumlanmış ve sonuçta onu sözde ilahlaştıran bir yanılgıya sebebiyet vermiş olması mümkündür. (Allah'ı tenzih ederiz.) Bu görüş günümüzde Batılı araştırmacılar arasında da genelde kabul görmektedir.17 Aradan zaman geçip havariler de birer birer vefat etmeye başlayınca, bazı Hıristiyanlar Hz. İsa'nın tebliğinin yok olmasını engellemek için, Hz. İsa'nın sözlerini ve yaptıklarını, kendi akıllarında kaldığı kadarıyla birbirlerine ekleyerek İncil metinlerini oluşturma yoluna gitmiş olabilirler.18
Rudolf Bultmann 20. yüzyılın önemli Yeni Ahit uzmanlarından biridir. Bultmann, eserlerinde İncillerin yazımı hakkında çok çeşitli yorumlarda bulunur. Bultmann, "Sinoptik İncillerin (Matta, Markos ve Luka İncillerinin) Hz. İsa'nın yaşamının birbirini izleyen rivayetlerini ortaya koymak için İncil yazarları tarafından birbirine eklenen, düzensiz anekdotları biraraya getirmek suretiyle oluşturulduklarını" söyler. Ancak Bultmann'a göre "farklı toplumlarda o toplumları oluşturan fertlerin ihtiyaçlarına göre tekrarlanıp duran bu sözler çeşitli şekiller aldıklarından, bir toplumdan diğer topluma, hatta bir toplumun kendi içinde bile birbirlerinden farklılıklar arz ediyorlardı" ve "Hz. İsa'nın sözleri ve eylemleri, kişiler tarafından farklı amaçlar için kullanıldıklarından çeşitli şekiller kazanmışlardı." Örneğin ilk dönemde, bazen insanlara vaazda veya öğütte bulunmak için, bazen de toplumda fertlerin uymaları gereken ahlaki ilkeler olarak kullanılmışlardır. Bultmann, sözlü geleneğin bir sonucu olarak Hz. İsa'nın sözlerinin ve eylemlerinin ilk Hıristiyanlar tarafından kısmen değiştirildiğini bu şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca, İncil metinlerinde bizzat ilk Hıristiyanlar tarafından üretilmiş ve Hz. İsa'ya atfedilmiş sözlerin de bulunduğunu ileri sürmektedir.19 Hz. İsa'nın kendini "Allah'ın oğlu" olarak adlandırdığını düşünmemektedir. Ona göre bu sıfat, Hz. İsa'nın ardından "tanrıların oğulları olarak sunulan ilahi kişiler, sır dinlerinde ibadet edilen oğul ilahlar ve gnostik mitolojide yer alan kurtarıcı figür" motiflerinden etkilenilerek geliştirilmiş ve büyük bir yanılgı olarak Hz. İsa'ya atfedilmiştir.20 (Allah'ı tenzih ederiz.)
Dolayısıyla bugün Batılı araştırmacıların büyük bir bölümü tarafından kabul edilen gerçek, İncillerin Hz. İsa'nın sözlerinin eksiksizce biraraya getirilmesiyle oluşmuş birer kitap olmadıklarıdır. Onlara göre İnciller, Hz. İsa'nın ardından onun sözlerinin, yaptıklarının, kendisinden sonra ortaya çıkan şartlar içerisinde biraraya getirilmesinden oluşan metinlerdir.
İncil metinlerinin yazarları
İncil yazarlarının kendi kitaplarını kaleme alırken tek bir kaynaktan faydalandıkları fikri, bugün araştırmacılar tarafından da kabul görmektedir. (Yukarıda) Dört İncil yazarı, kaynak aldıkları Kitabı Mukaddes'i incelerken. Jacob Jordaens, 1625, Louvre Müzesi, Paris.
İnciller günümüzde Markos, Matta, Luka ve Yuhanna gibi yazarların adlarıyla bilinmelerine rağmen, adsız olarak kaleme alınmışlardır. Bu isimlerdeki kişilerin gerçekten İncilleri yazıp yazmadıkları bilinmemektedir. İnciller ancak 2. yüzyılın ikinci yarısından sonra bugünkü adlarıyla anılmaya başlanmışlardır. Matta ve Yuhanna, Hz. İsa'nın gerçek havarisi olarak kabul edilirken, Markos Pavlus'un takipçisi ve Luka da Pavlus'un öğrencilerinden biri olarak görülür. Yani İncil yazarları gerçekte yaşamış şahsiyetlerdir, ancak İncilleri onların yazdıklarına dair elimizde bir kanıt bulunmamaktadır.21 Tanınmış Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarından E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus (İsa'nın Tarihi Kimliği) isimli kitabında İncillerin yazılışını şu şekilde açıklar:
Mevcut kanıtlar göstermektedir ki, İnciller ikinci yüzyılın ikinci yarısına kadar isimsiz olarak kalmışlardır... Sahip olduğumuz İnciller ikinci yüzyılın ilk yarısında zikredildi. Fakat her zaman anonim olarak. Yaklaşık olarak 180 yılında aniden isimler belirmişti. O zaman birçok İncil vardı, sadece bizim sahip olduğumuz gibi dört tane değildi ve Hıristiyanlar hangisinin yetkili olduğunu belirlemek zorundaydılar. Bu önemli bir mesele idi, fikir olarak çok önemli farklılıklar vardı. Kimin kazandığını ise biliyoruz: bu dört İncil'in -ne daha az ne de daha çok- Hz. İsa'nın güvenilir kayıtları olduğunu düşünen Hıristiyanlar kazanmışlardır.22
Sanders, bir başka makalesinde "isimsiz" olarak yazılan İncillerin adlandırılma sürecini şöyle anlatır:
MS 2. yüzyılın ortalarında sayısız İncil nüshası vardı. Hıristiyan yetkililer bunlardan hangilerinin sahih olduğu konusunda bir karar vermek için onları adlandırma yoluna gitmişlerdir. İşte böylece günümüzde Kilise tarafından sahih kabul edilen dört İncil'e Markos, Matta, Luka ve Yuhanna adları verilmiştir.23
From Jesus to Christ, The Origins of the New Testament, Images of Jesus (İsa'dan Mesih'e, Yeni Ahit'in Kökenleri, İsa'nın İmajları) kitabının yazarı Paula Fredriksen bu durumu şu şekilde özetler:
Luka, Pavlus'un öğrencilerindendir. Ancak Luka İncili'nin onun tarafından yazılıp yazılmadığı tam olarak bilinmemektedir.
Hz. İsa'nın şu an Yunanca olan bazı sözleri toplanmış ve şu an kayıp olan bir belge haline getirilmişti. Bu belgeye günümüz araştırmacıları Q adını verirler. Sözlü gelenekler ise - mucizeler, meseller, efsaneler vs- çeşitli Hıristiyan topluluklar tarafından biraraya getirilmiş, katlanarak büyümüş ve elden ele dolaşmıştır. Bunların bir kısmı isimsiz Yahudi olmayan Hıristiyanlar tarafından 70'li yıllarda kağıda döküldü. Bu kişiler yazar değildi ve bir eser meydana getirmediler. Anlatılan hikayeleri metinler haline getirdiler. Bunun sonucunda Markos İncili meydana geldi.24
Paula Fredriksen'in dikkat çektiği bir diğer konu ise İncillerde kullanılan dil ile ilgiliydi. Fredriksen özetle şunları söylüyordu:
Hz. İsa Aramice konuşuyordu ve tebliğini de Aramice konuşan Yahudilere, Filistinlilere ve göçebelere yapıyordu. Ancak İncillerin yayılmasında rol oynayan kişilerin dilleri Yunanca idi. Hz. İsa'nın sözlü tebliği ve tüm yaptıkları Yunancaya yine sözlü olarak çevrildi. Bu çevirilerin güvenilirliğinden emin olmak ise mümkün değildir. Sözlü kaynaklar üzerinde yapılan psikolojik ve antropolojik araştırmalar, bu kaynakların tarihi açıdan güvenilirlikten çok uzak olduğunu ortaya koymuştur. Aktarma sırasında hata olmaması mümkün değildir. Çünkü gözlem yapan ve aktaran kişi bir insandır. Eğer bu bilgiler yazılı hale gelmeden önce birçok kişi tarafından aktarılarak yazan kişiye ulaşmışsa, o zaman her zincirde farklı eklemeler, düzeltmeler ve değiştirmeler olmuştur. Sonuç olarak Hz. İsa ile ilgili, sözlü olarak aktarılan bilgiler bize İncil'de gerçekten söylenenler ve o dönemde gerçekten olanlar hakkında bir bilgi vermektedir. Ama aynı zamanda da bu aktarım sırasında değişiklikler olabileceğini kabul etmemizi zorunlu kılar.25
İnciller Yunanca kaleme alınmıştır. Yuhanna İncili'ne ait olan bu parça (MS 125), şu ana kadar bulunan en eski İncil kopyasıdır. (Sağda) Johannes Guttenberg tarafından 1455 yılında basılan ilk İncil Latinceydi.
Bir diğer Kitab-ı Mukaddes araştırmacısı John Dominic Crossan, The Birth of Christianity, Discovering what happened in the years immediately after the execution of Jesus (Hıristiyanlığın doğuşu, Hz. İsa'nın ifasının hemen sonrasındaki yıllarda olanları keşfetmek) isimli önemli çalışmasında İncil yazarları hakkında şu yorumlarda bulunur:
İncilleri Hz. İsa hakkında gerçek bir bilgi kaynağı olarak nasıl kullanabiliriz? İnciller, kelimesi kelimesine kendi yazarlarının sesleridir. Onların arkasında da Hz. İsa hakkında konuşan toplumdan isimleri belirsiz kişiler bulunmaktadır. Bu seslerin içinde de Hz. İsa'nın sözlerinden ve yaptıklarından izler bulunmaktadır. Hz. İsa hakkında doğru bilgileri toplamak için iki çetin aşamayı geçmek gerekir. Bunlardan birincisi hangilerinin Hz. İsa'ya ait olduğunu bulmaktır. İkinci adım ise bu bilgileri 1. yüzyıldaki Yahudi dünyasının tarihi yapılanması içine yerleştirmektir.26
Hz. İsa'nın anlattıklarının sözlü hali artık tamamen yok oldu. Konuşulan cümleler yapısı gereği geçicidir ve çok kısa süre yaşar. Sadece dinleyicilerin hafızasında yaşar ve tamamen geri gelmesi ancak hafızaya bağlıdır... Yazılı gelenek dahi değişime uğrar ve gelişir. Bu bizi İncilleri doğrudan kopyalanmış bir sözlü anlatım olarak varsaymaktan alıkoymaktadır: gelenek metne geçirilirken tahrif edilmiş olabilir. Üstelik bu tahrifat sadece Sinoptik yazarları ile de sınırlı kalmamıştır...27
Ne İncil yazarları, ne de Yeni Ahit'in diğer bölümlerini yazanlar, tasvir ettikleri olayların bizzat görgü şahitleri değildirler. İncil yazarları, Hz. İsa'dan sonra birkaç on yıl boyunca nesilden nesile aktarılan sözlü ve yazılı geleneği bir metin haline getiren kişilerdir. Bu nedenle asırlardır bu metinler üzerinde araştırma yapan çeşitli uzmanlar, İncil metinlerinin günümüzdeki haline gelmesinde çok çeşitli etkilerin rol oynadığına dikkat çekmişlerdir. Bir makalede bu etki şu şekilde açıklanmaktadır:
İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz. (Al-I İmran Suresi, 66)
Hz. İsa'nın ilk elden orijinal hatıraları, (1) Hıristiyanların kendi dini önderlerini yüceltmek için onu evrensel nitelikli dinsel bir kimlik haline getirme çabalarıyla; (2) kaleme alındıkları dönemin putperest tanrı motifleriyle; (3) gentile (Yahudi olmayan) kökenli Hıristiyanların oluşturduğu ilk kilisenin, ayrıldığı merkezi Yahudiliğe karşı çıkmasıyla; (4) bizzat Hıristiyan toplumunun farklı akımları içinde ihtilaf çıkaran polemiklerle; (5) ve Hz. İsa'nın hayatında cereyan eden olayların Eski Ahit peygamberlerinin verdikleri sözlerin yerine getirilmesi ve böylece de, onun Eski Ahit peygamberliğinin tamamlayıcısı olarak sunulmasıyla, çeşitli şekillerde muhafaza edilmiş, ayıklanmış, geliştirilmiş, yüceltilmiş ve kısmen de tahrip edilmiştir... Ayrıca İnciller, hem Yahudilerin baskılarına, hem de Roma İmparatorluğu'nun zulümlerine karşı ayakta kalma mücadelesi veren ilk kilise tarafından kaleme alındığı için ve içinde bulundukları durumdan dolayı, içerikleri bizzat Hz. İsa'nın kendisi ve yaptıkları olmayıp; ilk kilisenin, muhalifleri ile mücadelesi bağlamında Hz. İsa'nın sözlerine ve yaptıklarına getirdiği yorumdur. Bu gerçekten hareketle, İncillerin sunduğu bilgilerin Hz. İsa'nın biyografisini yazmak için oldukça yetersiz olduğu görülür. İşte bundan dolayıdır ki, Hz. İsa'nın konumunu ve statüsünü incelerken dört İncil'in yorumlanmasında, imanları, fikirleri, kanaatleri, önyargıları ve tartışmaları, hem İncillerde hem de Yeni Ahit'in diğer kitaplarında yansımasını bulan ilk Hıristiyan toplumlarının mevcut hayatlarını dikkate almak zorundayız... Yine Hz. İsa'nın konumunu incelerken şunu da unutmamalıyız ki, temel kaynak olan İnciller, Hz. İsa'dan 40-60 yıl sonra, onun hayatında cereyan eden orijinal olaylardan oldukça farklı bir ortamda, yine onun ana dili olan Aramice değil, Yunanca olarak kaleme alınmıştır... Kısacası İnciller Hz. İsa'nın söylediklerine ve yaptıklarına bizzat tanık olan Hz. İsa'nın kendi havarileri tarafından değil de, daha sonraki dönemde Hıristiyan olmuş kişiler tarafından, zamanla ortaya çıkan yeni durumlara uygun olarak derlenen kitaplardır. Yani İnciller, Hz. İsa'nın sözleri ve yaptıkları ile ilgili ilk el rivayetlere değil, ikinci hatta üçüncü el rivayetlere dayanmaktadır.28 Alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Uzun Zamandır okudugum birikimlerimi Aktarmak İnsanların Okuyup Faydalanması en önemliside Hak Rızası içindir çabamız...
Kategoriler
Arkadaşlarım
fuadyusufoglu gulpinarim hubeyb33 e güN surgunsehrim adinakurbaneyrasul yenihilal bilaltaha tesetturluyum mukarrebin ahid77 tokaris osmanlicemiyeti sultanabdulhamidhan medenizat Adem Armağan mustafa mazlum
|