Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez. (MAİDE SURESİ / 51)

7/5/2009 - İnsan Allah'a inanmaya programlanmış

İnsan beyni “Allah’a inanmak için programlanmış”

Fıtrat, yani, Allah’a inanmanın delili, ilmî araştırmalarla ortaya konmuş. Dünyanın en saygın üniversitelerinden Yale Üniversitesi tarafından yapılan ve dünyanın yine en saygın bilim dergilerinden New Scientist’ta yayınlanan bir araştırmaya göre insan beyni “Allah’a inanmak için programlanmış”..

Bebekler ve çocuklar arasında yapılan araştırmaya göre, insan beyninin tabiatında Allah’a ya da bir yaratıcıya inanmak var. Beyin “sebep ve sonuçla” çalışıyor. Beyin, “beyin ile ruhun” birbirinden ayrı olduğunu düşünmek için programlı..Bu da “hayalî arkadaşlar” edinmeye veya “Allah’a ve dinlere inanmamıza” sebep oluyor..

Araştırmaya göre, hiçbir din eğitimi almamış 6-7 yaşında çocuklar bile dünyadaki her şeyin bir sebebi olduğuna inanıyor. Taşların, nehirlerin veya kuşların yaratılmasının bir sebebi olduğunu düşünüyor.

Darwinciler ise, bunu “doğal seleksiyona” bağlamış. Oysa tabiî seleksiyonun da meydana gelebilmesi için bir sebep, bir Müsebbibü’l-Esbâb lâzımdır. Yani, sonsuz bir kudret sahibi.

Fıtrat delilinin açılımını yaparsak:

Kuluçka için tavuğun altına konan ördek yumurtasından çıkan civciv, bir müddet sonra suya atlar.

Su, donarsa kabını parçalar.

Tohum, toprağı delip yeryüzüne çıkar ve sümbül verir. Bunlar fıtrattır. Ve fıtrat yalan söylemez! Yani her şey, dizayn edildiği yapıya göre hareket eder.

İnsanoğlunun, sapkınlıkla da olsa, kâinatın yaratıcısından başkasına tapması, onu “büyük” tanıması, “yaratıcı” olarak kabul etmesi, inanmanın fıtrî olduğunu gösterir.

Temiz hava veya su bulamayan, pis ve kirlisiyle yetinir. Gerçeğe ulaşamayan, Allah’ı tanıyamayan, O’nun vasıflarını maddeye/toteme/putlara taksim eder.

Putlara, birtakım unsurlara tapınma ve ibadet, yaratılışın, fıtratın aslında iman ve ibadet için olduğunu gösterir. Tarih boyunca en ilkel toplumlarda bile yanlış, sapık ve bâtıl şeylere inanma, tapınma, ibadet etme ve sığınma, insan ruhu için iman/ibadetin nefes almak gibi temel bir ihtiyaç olduğuna delildir. Dinler tarihi, beşerin hiçbir devirde dinsiz yaşayamadığını göstermektedir. Mutlaka bir şeye, bir güce inanmışlardır.

Vicdanlar/fıtratların, Allah’a ibadet etmesi, O’nu tanıması, O’na boyun eğmesi, zikir ve şükretmesi, O’nun varlığını ve büyüklüğünü göstermektedir.

Kâinatı yaratan kim ise, insanı da o yaratmıştır. Çünkü insan, kâinatın bir minyatürüdür. Kâinatın tabiatında, fıtratında ne varsa, insanın yapısında da o vardır. Bütün bunlar gösteriyor ki, inanmak bir zarûrettir; zira o, fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren, bize inanmayı emreden, aynı zattır. Ve o da Allah’tır (cc).

Ali Ferşatoğlu

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - Kuran ALLAH''ın Sözü

İnsanın Yaratıcı'sını, yani Allah'ı tanıması, ancak O'nun bu konuda insana bir bilgi ulaştırmasıyla mümkün olabilir. Bu bilgiye ulaşmak için—ki insan için olabilecek en önemli bilgi budur—etrafına bakan insan, üç alternatif kitapla karşılaşır. İnsanlık tarihi boyunca sadece üç tane kitap "Allah'ın Sözü" olarak ortaya çıkmış ve kabul edilmiştir. Kuşkusuz "Allah'ın Sözü"nü insanlara aktaran pek çok insan (yani peygamber) yaşamıştır, ama onların getirdikleri mesajı içeren sadece üç kitap vardır elimizde: Tevrat, İncil ve Kuran.
Şimdi sırasıyla bu üç kitabı inceleyelim.

TEVRAT
Aslında Tevrat ve İncil'i birbirinden kopuk iki ayrı kitap olarak değil de, birbirlerinin devamı olarak görmek daha doğru olur. Çünkü İncil'i kabul eden Hıristiyanların tümüne yakını, aynı zamanda Tevrat'ı da tabul etmektedirler. Bu nedenle bu iki kitap Hıristiyanlar tarafından tek bir kitap olarak kabul edilirler ve "Kitab-ı Mukaddes" olarak adlandırılırlar. Kitab-ı Mukaddes iki temel bölümden oluşur: Eski Ahit ve Yeni Ahit.

Tevrat dediğimiz kitap, aslında Eski Ahit'tir. Daha da doğrusu, Eski Ahit'in bir bölümüdür. Eski Ahit 39 kitapçıktan oluşur. Bunların ilk beş tanesinin Hz. Musa'ya vahyedilen Tevrat olduğu kabul edilir. Diğer kitapçıkların önemli bir bölümü İsrailoğulları'nın Musa'dan sonraki tarihlerini anlatır. Hz. Davud'a verilmiş olan Zebur, "Mezmurlar" adıyla bu 39 kitaptan birini oluşturur. Bunların dışında Hz. Eyüp, Hz. Süleyman gibi peygamberlerin işlerini anlatan kitaplar ve gelecekten haber veren "kehanet" kitapları vardır.

Bu tablo da göstermektedir ki, Eski Ahit çok uzun bir tarihsel süreç içinde oluşmuş bir kitaptır. Hz. Musa zamanında vahyedildiği kabul edilen ilk beş kitaptan sonra neredeyse bin yıl boyunca Eski Ahit'in yazımı devam etmiştir. Bu kitapların birer vahiy olduklarını kabul etmek ise, öncelikle içerek açısından mümkün değildir. Zaten 39 kitabın neredeyse üçte biri tarih anlamıdır, vahiy sayılmamaktadır.

Yahudiler tarafından vahiy olarak kabul edilen kısım asıl olarak Hz. Musa'ya verildiği kabul edilen ilk beş kitaptır (Tekvin, Çıkış, Sayılar, Levililer, Tesniye). Ancak bu kitapların elimizdeki nüshaları, Hz. Musa'dan en az beş yüzyıl sonra kaleme alınmış nüshalardır. Bu uzun süreç boyunca metinlerde değişiklik ve tahrif yapıldığı ise açıkça görülmektedir. Metinlerin içinde çok bariz çelişkiler vardır. Konu ile ilgilenen araştırmacılar, bu beş kitabın, MÖ 9. yüzyılda kuzey ve güney olarak ikiye bölünen İsrail Krallığı'ndan doğan iki ayrı krallığın farklılaşan dini inançları ve din adamları arasındaki çatışmaya sahne olduğu kanatindedirler. Bir başka deyişle, bu beş kitabın bazı bölümleri "Yahwistler" olarak adlandırılan güneyli din adamları, bazı bölümleri de "Elohimciler" olarak adlandırılan kuzeyli din adamları tarafından yazılmıştır.

Beşinci kitap olan Tesniye'de "Musa'nın ölümü ve gömülmesi"nin anlatılması, tahrifatın çok açık bir delilidir. Çünkü bu anlatımın Hz. Musa'ya vahyedilmiş olduğunu kabul etmek, elbette mantık dışıdır.

İNCİL
Elimizde bulunan "İncil"in, yani Yehi Ahit'in durumu, Eski Ahit'ten bile daha vahimdir. Çünkü Yeni Ahit'i oluşturan 27 kitabın hiç biri, Hz. İsa'nın elinden çıkmış, ya da ona vahyedilmiş bir söz niteliğinde değildir. İncil denilen bu kitapçıkların hepsi, bazı insanların Hz. İsa'nın hayat hikayesini anlatmak ya da onu tanıtmak için yazdıkları kitap ya da mektuplardan ibarettir. İncil'in hiç bir yerinde, doğrudan Allah'tan aktarılan bir söz yoktur.

Yeni Ahit'in 27 kitabının en önemlileri, kuşkusuz "dört İncil" olarak da adlandırılan ilk dört kitaptır. Bu kitaplar Hz. İsa'nın yaşamını ve sözlerini aktarma iddiasındadırlar. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adlı kişiler tarafından yazıldıkları kabul edilir. Kitapların aslında kimler tarafından yazıldığı belli değildir. Hıristiyanlar Matta ve Yuhanna'nın Hz. İsa'nın havarileri, Markos ve Luka'nın da havarilerin yardımcıları olduklarına inanırlar. Ancak araştırmacıların ortak görüşü aksi yöndedir, özellikle "Yuhanna İncili" denen kitabın Hz. İsa'nın havarisi olan Yuhhanna tarafından yazıldığı kabul edilmez. Abartılı derecede usta bir Yunanca ile yazılmış olan, hatta Platon ve Aristo'dan esinlemeler içeren bu İncil'in, hiç Yunanca bilmeyen Filistinli bir balıkçı olan Yuhanna tarafından kaleme alınmış olması imkansızdır çünkü.

Aslında dört İncil'in hepsi de Yunanca yazılmışlardır ve bu durum onların Hz. İsa'ya vahyedilmiş olan "asıl İncil" olamayacaklarını gösterir. Çünkü bir Yahudi olan ve Yahudilere tebliğ yapan Hz. İsa'nın İncili'nin de İbranice ya da Yahudiler arasındaki konuşma dili olan Aramice olması gerekmektedir. Nitekim bazı Batılı araştırmacılar Hz. İsa hayatta iken kaleme alınan ve onun sözlerinden oluşan bu tür bir "orjinal İncil" olduğunu kabul etmekte, Matta ve Luka'nın kendi İncillerini Yunanca kaleme alırlarken bu İbranice metinden "alıntılar" yaptıklarını söylemektedirler. "Kayıp İncil" (Lost Gospel) olarak anılan bu dokümanın özelliği ise, yine araştırmacıların kabulüne göre, Hz. İsa'yı bugünkü Hıristiyanların inandığı gibi "Tanrı'nın Oğlu" olarak değil, bir Yahudi peygamberi olarak göstermesidir.

Bu dört İncil'in bir başka özelliği ise, Hz. İsa'dan onyıllar sonra kaleme alınmış olmalarıdır. Hz. İsa'nın MS 30 yılı civarında göğe çekildiği kabul edilir. En erken yazılmış olan Markos İncili 65-70 yıllarında, Matta ve Luka İncilleri 70-80 yıllarında, Yuhanna İncili ise 100 yılı civarında kaleme alınmıştır.

Dört İncil'in bir diğer özelliği de çoğu konuda birbirleriyle çok açık bir biçimde çelişmeleridir. Çelişkiler çok belirgindirler ve tevil edilemez düzeydedirler. Hıristiyanlar bu durumu elden geldiğince göz ardı etmekte, ya da "İncil yazarlarının sahip oldukları farklı bakış açılarının Hz. İsa'yı farklı yönlerden görmemizi sağladığını" söylemektedirler. Ancak bu tevil zaten İncil'in çürütülmesi anlamına gelir; "İncil yazarlarının sahip oldukları farklı bakış açıları" işin içine karıştığına göre, ortada Allah'ın sözleri yoktur, insanların sözleri vardır.

Yeni Ahit'in bu dört İncil dışında kalan bölümleri ise yine İsa'yı tanıtmak için yazılmış mektuplardır. Çoğu, yaşamında hiç Hz. İsa'yı görmemiş, ancak onun yeryüzünden ayrılışından bir süre sonra "Hz. İsa bana çölde gözüktü" diyerek ortaya çıkmış ve Hz. İsa'nın gerçek havarileri ile şiddetli tartışmalara girişerek kendisini "İsa'nın en doğru havarisi" saymış olan Pavlus (St. Paul) tarafından kaleme alınmışlardır.

Bu arada Yeni Ahit'e sokulmamış olan pek çok alternatif "İncil"in ya da mektubun olduğunu da belirtmek gerekir. Kısaca "Apokrifa" olarak tanımlanan bu alternatif yazılar, Kilise'nin doktrinlerine uygun olmadıkları için Yeni Ahit'e eklenmemişlerdir. Yeni Ahit'in bugünkü şeklini alması ise, 4. yüzyılın başında Roma İmparatoru Konstantin'in çağrısıyla toplanan İznik Konseyi'nin kararları ile olmuştur. İznik Konseyi'nde kararlaştırılan bir başka Hıristiyan inancı ise Hz. İsa'nın "Tanrı" sıfatına sahip sayılmasıdır. Karar oy çokluğu ile alınmış, konsey sırasında bunu reddeden ve Hz. İsa'nın normal bir insan olduğunu savunan rahipler ise "sapkın" ilan edilerek baskı altına alınmışlardır.

KURAN
Tevrat ve İncil'in üstte özetlediğimiz durumlarını bilen bir kişi, Kuran'a baktığında çok farklı bir tablo ile karşılaşır. Kuran, ne Eski Ahit'in tarih kitaplarındaki gibi bir tarih anlatımı, ne de Yeni Ahit'in "İncil" ya da mektuplarındaki gibi bir "peygamber biyografisi" içerir. İnsan yazımı olduğu izlenimi verebilecek tek bir satırı dahi yoktur, tüm Kuran tek bir bütündür ve bu bütünün hepsinin Allah'ın sözü olduğu açıkça hissedilmektedir.

Kuran Eski Ahit gibi bin yıla yakın bir süreçte yazılmamıştır. Ya da İnciller gibi kendisini getiren peygamberin ölümünden 40-50 yıl sonra kaleme alınmamıştır. Elde bulunan en eski Kuran nüshası—Musa'dan 500 yıl sonraya ait en eski Tevrat nüshasının ya da İsa'dan üç yüzyıl sonraya ait en eski İncil nüshasının aksine—peygamberimizin vefatından çok kısa bir süre sonra yazılmış olan Hz. Osman'ın mushafıdır. Kuran'ın ilk vahyedildiği günden bu yana tek harfi bile değişmeden bize ulaşmış olması, tarihsel verilerle ispatlanan açık bir gerçektir.

Kuran'ı Yeni Ahit'ten ayıran önemli bir özellik, onun peygamberimizi övmek için yazılmış bir "mersiye" olmayışıdır. Yeni Ahit sadece Hz. İsa'ya yapılmış bir övgüdür, dahası onu ilahlaştıran ifadelerle doludur. Oysa tüm Kuran'da sürekli övülen ve yüceltilen tek bir varlık vardır; Allah. Kitabın indirilişinin amacı da insanları O'nun yoluna davet etmektir. Peygamberimizi öven ayetlerin sayısı çok sınırlıdır, hatta onu yeren ve hatalarını açığa vuran açık ifadeler vardır. Başka peygamberlerden, örneğin Hz. Musa'dan söz eden ayetlerin sayısı Hz. Muhammed'den söz eden ayetlerden fazladır.

Kuran'ın bir başka özelliği, Tevrat'a ve İncil'in aksine, içinde hiç bir çelişki ve uyumsuzluk barındırmamasıdır. Bu özellik o kadar kesindir ki, Kuran,"onlar hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı" (Nisa, 82) diyerek bu konuda açıkça meydan okur. Hiç bir kimse tarafından cevaplanamamış olan bir başka meydan okuma şöyledir:

Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)’den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. (Bakara, 23-24)
Kuran'ın bir başka özelliği astronomi, biyoloji gibi konulardan verdiği bilgilerin, o dönemin yetersiz bilim anlayışından ve batıl inanışlarından tümüyle farklı oluşudur. Ayetlerde tarif edilen ya da haber verilen bilimsel gerçekler, 20. yüzyıl bilimi tarafından ulaşılan bulgulara büyük bir paralellik göstermektedir.

Kuran'ın edebi yönü de son derece üstündür. Kuran indiği dönemde yaşan ve bütün sanatları birbirleri ile yarışarak güzel söz üretmek olan Arap şairleri, Kuran'ın karşısında dize gelmişler ve bu kitabın edebi harikalığını kabul etmişlerdir.

Bunun yanısıra, Kuran'da çok ilginç bir matematiksel şifre sistemi vardır. Müdessir Suresi'nde dikkat çekilen 19 rakamı, Kuran'daki bazı kavramların, örneğin Besmele'nin ve Besmele'nin içindeki kelimelerin Kuran'da tekrarlanma sayını belirler. (Bu kelimeler, şaşırtıcı biçimde, tüm Kuran'da 19 sayısının katları kadar geçerler.) Bazı kelimelerin tekrarlanma sayıları da ilginçtir. "Gün" kelimesi tüm Kuran'da 365 kez geçer. "Günler" 30 kez, "ay" 12 kez geçmektedir. "Şeytan" ve "melek" kelimeleri 88'er kez "dünya" ve "ahiret" kelimeleri 115'er kez geçer. Yaz-sıcak ve kış-soğuk kelimeri 5 er kez geçmektedir. Cezalandırma 117 kez geçer, affetmek ise bunun iki katıdır: 234. Aynı şekilde zenginlik 26, fakirlik 13 kez kullanılır.

ALLAH'IN SÖZÜ
Burada çok kısa bir biçimde özetlediğimiz tüm bu gerçekler, Kuran'ın bir insan sözü olamayacağını ispatlayan delillerdir. Kuran, Allah'ın Resulu Hz. Muhammed'e indirdiği vahiydir ve indiği günden itibaren hiç değişmeden bize ulaşmıştır.

Diğer iki İlahi kitap, yani Tevrat ve İncil ise tahrif olunmuş, değiştirilmiş, "insan sözü" ile karışmışlardır. Kuran'ın inmesindeki temel nedenlerden biri de zaten bu tahrifattır. Bir ayette şöyle denir:

Biz Kitab'ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara (öncekilere) açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik. (Nahl, 64)

Dolayısıyla insanoğlunun kendisini yaratmış olan Allah'ın Sözü'nü bilmesinin, O'nu tanımasının yegane güvenli yolu da Kuran'a teslim olmasıdır. Allah, "gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik, teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi" (Maide, 44) ifadesiyle bu İlahi kitabın da bir rehber olduğunu haber verir. Ancak bu rehberlik Kuran öncesi dönem için geçerlidir. Çünkü Yahudi ruhbahları tarih içinde Tevrat'ı bozmuşlardır. Kuran'ın "onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı" diyerek bu gerçeği haber verir. (Bakara, 75)

Bu yüzden, insanoğlunun kurtuluşunun yegane anahtarı Kuran'dır. Bir ayet Kuran'ı şöyle tanıtır:

Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus, 57)


Alıntıdır

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/12/2008 - Peygamberimiz neden 'zengin' değildi? İhsan Eliaçık


Peygamberimiz neden 'zengin' değildi? İhsan Eliaçık

Günümüz dünyasının kriterlerine göre bakacak olursak Hz. Muhammed (s.a.v) “başarısız” birisidir. Çünkü 23 yıl süren “kariyer” hayatının sonunda “beş parasız” bir yoksuldur. Bu mantığa göre o, hayattaki fırsatları iyi takip edememiş, “köşeyi dönmek” için önüne konan fırsatları değerlendirememiş, aklını iyi kullanıp durumunu düzeltememiştir. Çoluğuna çocuğuna zengin ve refah dolu bir hayat yaşatamamıştır. Eğer akıllı birisi olsaydı, toprak evde oturmaz, kapısına gelen süt annesi için bile karısından para isteyecek duruma düşmezdi. Evet, günümüz kiriterlerine göre Hz. Muhammed “zengin” olamadığı için hayatta başarısız birisi olarak görülmek durumundadır! Öyle ya, toprak evde oturuyor, çardaklı evi (villası) yok, katı yok, yatı yok; bunun neresi özenilecek, örnek alınacak bir hayattır? Öyle mi? Zenginlik bu mu acaba? Tam tersi, Hz. Peygamber çok zengin birisiydi! Hem de akla hayale sığmayacak kadar büyük servetlerin sahibiydi. Ama nasıl? Bu, zenginlikten ne anladığınıza bağlı. Görüyoruz ki o, “bilinçli bir tercihle” mal mülk zenginliğini seçmedi. Elinde imkanı olmasına, fırsatlar önüne serilmesine rağmen böyle bir yolu tercih etmedi. Neden? Çünkü Kur’an’da, daha ilk Müddesir suresinde böylesi bir talimat almıştı. Keza herkesin bir solukta okuyup geçtiği “inna ateyna” diye bilinen Kevser suresinde, mala mülke sahip olmadığı halde zaten “çok zengin” olduğu ve daha da olacağı beyan edilmişti. Yurdum insanı, Kur’an’ı teberrüken okumayı, ölülerin arkasından okuyup üfürmeyi bırakıp, düşüne düşüne (tertil ile) bir okumaya başlasa, bunun böyle olduğunu görecek. Bakın nasıl? *** “Sen ey yalnızlığa bürünen! Kalk ve uyanışı başlat! Haykır: Allahuekber! Güzel ahlâkı kuşan! Kötülüğe bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger!” (Müddesir; 74/1-7) Ayette geçen ve “Servet yığma hayallerine kapılma” diye çevirdiğimiz “ve la temnun testeksir” ibaresine dikkat ediniz. La temnun, temenni etme, hayale kapılma (umniye) demektir. Testeksir de kevser veya tekasür ile aynı kökten olup zenginlik, çoğaltma, biriktirme, yığma demektir. Tekasür suresinde de bu anlamdadır; “Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş… “ (Tekasür; 102/1-2) Tekâsür burada mal, makam ve şan-şöhret çokluğu ile övünmek demektir. Araplar karşılıklı zenginlik ve şan şöhret yarışını ifade için tekâsüra’l-qavmu tekâsüran derlerdi; tabir buradan gelmektedir (Razi). Bu durumda daha ilk inen ayetlerden olan ve vahyin 11. talimatı manasına gelen Müddesir 7. ayette şunlar denmek istenmiş oluyor: “Çoğalma (istiksâr) temenni etme” Yani: Yapacaklarını getiri beklentisiyle yapma. İyiliği yay ve yaşa ama iyilikten geçinen, onu para, makam, mevki elde etmenin aracı olarak görenlerden olma. Yaptığın peygamberlikten dolayı maddî karşılık bekleme. Senin ecrin Allah’tandır. Allah’ın peygamberi olmanın getireceği ayrıcalığı, zengin olmak için atlama tahtası olarak kullanma. Din baronları gibi ayet alıp ayet satma. Din istismarcılığından uzak dur! Sadece Allah rızası için, sırf iyilik için çalış. Peygamberliği kazanç temin edilen bir meslek olarak görme. Allah’ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin verme. Şu Kâbe’deki tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşiyi yık! Bir zamanlar İsa da mabede girerek masaları sandalyeleri din adamlarının başına çalmış ve “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu!” diye haykırmıştı… Çünkü Allah’ın evi kazanç kapısı değildir. Din sektör, vahiy meta, peygamber pazarlamacı, sana inananlar da müşterin değildir! Bunlar üzerine kurulmuş her örgütlü dini yapıyı dağıtmak senin en temel görevlerin arasındadır. Din yalnızca ve sadece Allah’a has kılınmalı, vicdanın ve merhametin “yalın sesi” olarak kalmalıdır… Talimat, tabiî ki Hz. Peygamber yapacağından verilmiyor. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mesajı var burada; ey din tacirleri, din baronları, ayet alıp ayet satanlar, din üzerinden, Allah, kitap, peygamber diye diye servet yığanlar! İkra suresindeki beş ayetten sonra indiği sanılan ve nuzül sırasına göre peygambere inen vahyin 11. ayeti (talimatı) olan bu ayette ne deniyor, iyi okuyun. Eğer ayetleri teberrüken okuyup sağa solu üfürüp durmaktan vaktiniz varsa… *** Bakın Kevser suresinde de ne deniyor. “Biz sana bol nimetler verdik. Şu halde Rabbine yönel ve saldırılara göğüs ger. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan; hiç kuşkusuz.” (Kevser; 108/1-3). KEVSER: Sözlükte [KSR] kökü mastar olarak “Çok olmak, çoğalmak” demektir. Malı çok olmak, zengin olmak, maddî durumu iyi olmak (iksâr), çoğaltmak, teksir etmek, çokça yapmak, çoklaştırmak (teksîr), çoğalmak, artmak, üremek, türemek (tekâsür), çok olmasını istemek (istiksâr), daha çok, en çok (ekser), çoğunluk, galibiyet (ekseriye), çok (kesr, kesîr), çokluk, fazlalık, bolluk (kesret), çok konuşan, geveze (miksâr) kelimeleri bu köktendir… NAHR: Sözlükte [NHR] kökü mastar olarak “Boğazına vurmak, boğazının altından kesmek, sağlam yapmak, tam zamanında yapmak, karşılamak, namazda elini boğaz (göğüs) hizasına götürmek” demektir. Dövüşmek, çekişmek (munâhara), intihar etmek, kendini öldürmek (intihâr), hayvan boğazlayıcısı, cömert (minhâr), hayvan kesim yeri, hayvanın boğazı altındaki kesilme yeri (menhâr), göğsün üst kısmı, göğüs ile boğaz arası yer (nahr), kurban bayramı günü (yevmu’n-nahr) kelimeleri bu köktendir… Surede geçen “Nahr yap” ifadesinin “Namazda ellerini göğsüne kadar kaldır, göğsünü Kabe’ye yönelt” anlamına geldiği de savunulmuştur (Hz. Ali, Ferra, Esbağ, Ata, Dehhak, Süleyman et-Teymi). Keza ayette geçen “salât et ve nahr yap” ifadelerinin, sözlük anlamından hareketle “İçtenlikle yönel, (saldırılara) göğüs ger, göğüsle” anlamında olması da muhtemeldir. Ancak namazın ve kurbanın Mekkelilerce zaten biliniyor olması, burada salat ve nahr kelimelerinin sözlük anlamıyla değil daha çok Mekke ortamında kazandığı ıstılah anlamıyla kullanıldığını çağrıştırıyor. Bu durumda da ayetin takdiri “Mekkelilerin putlar için yaptığı o namaz ve kurbanı sen Allah için yap” şeklinde olur. İbare sözlük veya ıstılah anlamıyla her iki şekilde de anlaşılmaya müsaittir… Ayette “Biz sana kevser (bolluk, zenginlik) verdik” ifadesinin, mal, mülk verdik; zengin yaptık anlamında olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bu ayet indiğinde Hz. Peygamber öyle malı mülkü çok olan zengin birisi değildi. Peki, nedir o halde verilen kevser? Bunu anlamak için, bu kısa surenin, o dönemde neye cevap olarak indiğine bakılmalıdır. O dönemde müşrikler Hz. Peygamber’in çıkışı ile birlikte şöyle laflar etmeye başlamışlardı: “Muhammed bir maceranın peşine düştü. Tehlikeli sözler söylüyor. Etrafına üç beş genç, kadın, yoksul ve köle toplayarak Mekke’nin kurulu düzenine karşı geliyor. Putlara dil uzatıyor. Kendini tehlikeye atıyor. Böyle giderse yok olup gidecek. Bütün saygınlığını kaybedecek. “Bir baltaya sap olamadan”, boşu boşuna yaşamış olacak. Böyle yapmakla kendini harcıyor. Geleceğinden endişeliyiz, çok yazık olacak. Kendisi yokulup gittiği, söndüğü (ebter olduğu) gibi, etrafındakilere de çok yazık olacak…” İşte bu tür iddialara karşı deniliyor ki: “Biz sana kevseri verdik. Sen onlara aldırış etme. Biz sana toplumda saygın bir yer verdik. “El-emin” olarak biliniyorsun. Muazzam bir ahlaka sahipsin. Doğruluk ve dürüstlük abidesi bir yaşantın var.Biz sana bunları zaten vermişiz. Asıl zenginlik budur. O sana karşı çıkanlar, böyle giderse bir yere gelemeyecek, sönüp gidecek diyenler var ya, işte onlardır asıl sönüp gidecek olanlar. Kin ve düşmanlıkla sana saldıranlardır asıl kökü kuruyacak olanlar. Şu halde sen bunlara aldırış etme. Allaha yönel (salat et) ve onların saldırılarına göğsünü siper et (nahr yap); bıkmadan, usanmadan ve asla yılmadan hak bildiğin yolda yürü…” *** Demek ki ilk inen vahiylerde, önce “Çoğalma (tekasür) temenni etme” diye talimat veriliyor. Sonra “Biz “el-emin” olarak anılmanı sağlayarak sana zaten çokluk, bolluk, servet (Kevser) vermişiz ve vereceğiz. Göreceksin onlar yokulup gidecek, fakat senin adını milyonlar ağzından düşürmeyecek, insanlığın hayırla andığı bir makama geleceksin (makam-ı mahmud). Sonunda kazanan sen olacaksın, onlar değil.” denilmek suretiyle zenginlik ve çoğalmadan ne anlaşılması gerektiği açıklanıyor. Bütün insanlara yönelik olarak da “Bir zenginlik ve çoğalma yarışıdır (tekasür) oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girene kadar süren bir oyun ve oynaş…” denilerek, “Asıl zenginlik bu değil, bu ırgatlık, kölelik” demeye getiriliyor. Her üç surede de kullanılan kelime aynı kökten geliyor (istiksâr, kevser, tekâsür). Buralardan zenginlikten ne anlaşılması gerektiğini, Hz. Peygamber’in neden bizim anladığımız anlamda zengin bir hayat sürmediğini, buna hiç tevessül etmediğini anlıyoruz. *** Türkçe’de zengin kelimesi Farsça kıymetli, süslü, pahalı, değerli anlamına gelen “seng”den geliyor. Bu anlamda zengin (sengin) kıymetli, pahalı eşyaları olan, malı çok olan demektir. Hz. Peygamber’de bunların hiç birisi yoktu. Ama onda sıhhat, sağlık, tertemiz bir vicdan (ruh’l-kuds), ruh dinginliği, erdemli ve dürüst bir hayat, güvenilirlik (el-emin), sağlam bir irade, muazzam bir ahlak (hulg-i azim), asalet ve cömertlik (kerim), vefa, sözü namus bilme (sıdk) vardı… “Tebüssüm sadakadır” dedi. Hiçbir savaşta kaçtığı görülmedi. Kendisinden bir şey isteyene hayır dediği vaki olmadı. Arkadaşlarının (sahabe) arasına karıştı. Kendisine taht yaptırmadı, yüksekçe bir yere oturmadı, din adamı kisvesine bürünerek kasılmadı. Dışardan bakıldığında onu diğerlerinden ayıramazlardı. Arkasından, sağından solundan korumalar gibi yürünmesini istemedi. “Bizde efendi kavmine hizmet edendir” diyerek arkadaşlarına su dağıttı. Nereyi bulursa oraya, hatta kapının eşiğine bile oturdu. “Kuru hurma yiyen bir kadının oğluğum” dedi. “Bende sizin gibi bir insanım ancak bana vahyolunuyor” dedi. Yani bende sezin gibi insanım, eleştirilebilirim, yanlış yapabilirim, hata edebilirim dedi. Günde yetmiş kez tevbe ederdi. Birisine bir yanlışı olsa, bir nezaketsizlik yapsa hemen özür dilerdi, bağışlanma isterdi… Ve fakat böyle birisi öldüğünde bugünkü tabirle “beş parasız”dı. Peygamberlere varis olunmaz” dedi. Maddi hiçbir şey bırakmadığını söyledi. Eşleri çardaklı ev, hizmetçi vs. isteyince vahyin 11. talimatını hatırlattı; Ben buyum ve hiç değişmeyeceğim. Yığmak, biriktirmek yok. Eğer istiyorsanız sizi donatayım ve boşanalım dedi. Hayır buna razıyız dediler ve maddi hiçbir birikimi olmadan vefat etti. Bugün milyonlarca insan onun ismini anınca elini göğsüne götürerek adını anıyor, salavat getiriyor. İşte kevser budur. Ebu Cehil ve Ebu Lehep gibi tefeci bezirganlar, mül mülk sahibi para babaları, ona kin ve düşmanlık besleyenler ise ya bilinmiyor ya da anıldığında lanetle anılıyor. İşte soyu kesilmek de budur. Bakın, kervanlar, develer, katlar ve yatlar… Bunların hiç birisi mezara sığmadı, sığmayacak. Hiç birisini götüremezler. Güç sahipleri, yığanlar, biriktirenler, paylaşmayanlar, bölüşmeyenler, şu an egemen görünseler de, kökleri kurumaktan kurtulamayacaklar. İçine girdikleri açgözlülük yarışının ve biriktirme hırsının, hayatı çekilmez hale getirdiğini, giderek bir kaos ortamına ve cehenneme doğru yuvarlanmakta olduklarını kendi gözleriyle görecekler. Çaresiz, yine ebter olmaya mahkumdurlar. El-eminler, erdemliler, dürüstler, hak ve adalet aşıkları, paylaşanlar, bölüşenler, şu an zayıf ve güçsüz görünseler de, bu kafayla bir yere gelemezseniz, sönüp gideceksiniz dense de, büyümeye, çoğalmaya devam edecekler. Allah’ın sevgi ve merhameti kevser olup üzerlerine yağacak. Baki kalan şu kubbede kazanan yine onlar olacak; bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah vaadinden dönmez. Geçmişte olanlar, gelecekte olanların teminatıdır. Şurası unutulmamalı ki bütün maddi zenginlikler (istiksar, tekasür) ebterdir; soyu kesiktir, yok olucudur. Gönül, ruh ve ahlak zenginliği (kevser) ise ebedidir, kalıcıdır. Kur’an şöyle der: Baki olan iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmaktır. (Amelu’s-salihat). Sonuç olarak istiksar, kevser ve tekasür kavramlarının birbirine bağlantılı bir şekilde ele alındığı bu surelerde, Hz. Pegambere yönelik “sana, sen” diye hitabedilen yerlere kendi ismimizi koyarak okuyalım. Aynı şeylerin bizim için de geçerli olduğunu göreceğiz. Çünkü bu sureler bütün canlılığı ile hayatın içinde yaşıyor. “Yaşayan Kur’an” bu demektir… Bilmiyorum belki çıkamam bir daha buraya İşte sırtım; hakkı olan gelsin almaya Hazırlan dedi Cibril, karardı mehtap Geride birkaç kap ve bir Kitap Hayır! Gidemezsin! Kim gitti derse vurun! Hayyu la yemuttur yaşayan yerinize oturun! Refik-i ala… Alemlere rahmetti, bu ahirdi dedik Kara toprak bile anladı da Bir insan anlamadı bizi.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/12/2008 - Güzelim Teorileri Mahveden Pis Gerçekler_ ihsan eliaçık


Güzelim Teorileri Mahveden Pis Gerçekler_ ihsan eliaçık

Sözkonusu bu yaman çelişkiye İsa'dan sonra Hrıstıyanlık ile Marks'dan sonra Marksizm örnek gösterilebilir. Aliya İzzet Begoviç'in tabiriyle bu aynı zamanda "saf din" ile "saf materyalizmin" gerçek hayatta mümkün olamayışının da öyküsüdür.Dinin "saf haliyle" tahakkuk etmesinin mümkün olmayışıyla ilgili çok önemli örnek Hristıyanlığın tarihi tecrübesidir. Çünkü din de ütopya da hayata girdikleri, tatbikata konuldukları zaman deforme olurlar. Saf ve tutarlı bir şekilde ancak kitaplarda mevcutturlar. Tatbikatta din "naturalize" olur; yani insanın tabiatından bir şeyler alır. Ütopya ise "humanize" olur; yani bazı ahlaki özellikler kazanır.

Hrıstıyanlığın da materyalizmin de defarmasyonu her zaman insana, yani onun hem hayvani hem insani olan asıl mahiyetine bir yaklaşmadır. Birincisinde ilahî tarafından bir düşüş, öbüründeyse hayvani tarafından bir yükseliş vardır. Gerçekte her ikisi de insanlığa doğru bir harekettir.Hristiyanlık tarihindeki bazı tezahürler, bu dinin hayatla çarpışması neticesinde kaçınılmaz olarak meydana gelen defarmasyonun sadece değişik görünümleridir. Bunlardan birkaç tanesini şöylece sıralamak mümkündür: Dinin kurumsallaşması yani kilisenin teşekkülü, Aziz Agustin'in katkısıyla çalışmanın tanınması, İncil'deki "İlim bakımından fakir olana ne mutlu" ifadesine rağmen mülkiyet, iktidar, tahsil ve ilimle ilgili tutumun değişmesi, zorlama ve baskının (engizisyon) kabulü...

Keza buna benzer sapmalara, tabi ters istikamette Marksizmin, yani materyalizmin tatbikatında da şahit oluruz. Örneğin, Fransız ihtilalinin ilan ettiği bazı hümanistik ilkelerin ve bundan önceki devirlerin kültür mirası olan şahsiyet hürriyeti, düşünce hürriyeti, mektup ve mesken mahremiyeti gibi bazı "peşin hükümlerin" kabulü, "insanın yalnız menfaat saikiyle hareket ettiği" görüşüne ters olarak emeğin mükafatı olarak manevi denilen teşvik vasıtalarının kabulü, "hukuk hakim sınıfın iradesidir" görüşüne rağmen bilinçli bir faktör olarak siyasi partinin hakim rolü, lider kültü, muhakeme, yasamanın objektif, adil ve genelin menfaatini gözetici olarak gösterilmeye çalışılması, Marksizm klasiklerinin tersine evlilik, aile, mülkiyet ve devletin kabul edilmesi, birer "burjuva aldatmacası" olarak görülen hukukta suç prensibinin muhafaza edilmesi, kahramanların ilanı, kardeşlik ve vatan sevgisi kavramlarına önem verilmesi, tatbikatta pornografi, açık saçık giyinme ve cinsi sefahat gibi kamu ahlakının bazı standartlarında ısrar edilmesi, "sosyalist vatan"ın yükselmesi için yaşamak ve çalışmak üzere yapılan çağrılar, kahramanlık edebiyatının teşviki, ideolojik ve teorik dogmatizm vs.

Dinde esas itibariyle öbür dünya vurgusu öne çıkarken, insanlar her zaman gündelik umutlarını da dine bağlarlar. Tarih gösteriyor ki, Hrıstıyanlığın yayılmasında ilk zamanlarda "agape" denilen müşterek yemekler önemli bir rol oynamıştı. "Günahların bağışlanması" için yapılan duaların çok defa "borçların bağışlanması" için taleplere dönüştürülmüş olması bir şeyler anlatıyor olmalı...

Bu gerçekler saf din ve saf materyalizmin ancak teoride varolduğunu, gerçek hayatta ise ancak bunların karışımı olduğunu söyleyen İslam'ın genel görüşünü teyit etmektedir. Bu karışımın unsurlarını birbirinden ayırt etmek bazı hallerde hemen hemen imkansızdır. Oluş halindeki evrenin karmaşık ve komleks yapısına paralel insani varoluş da karmaşık ve komplekstir. Saflık iddiasındaki tüm dinler ve ideolojiler hayata çarpana kadar saftırlar.

Gerçek hayatta -inananların Allah'ın müdahelesine pek güvenmeyişleri gibi- örneğin materyalistler de "olayların tabiî gelişimine" pek fazla inanmazlar. "Objektif faktörlere" hemen hemen hiçbir şeyi bırakmaz, bilakis insanları ve olayların seyrini bilinçli çabalarla idare etmek isterler. İdeoloji kendiliğinden ve "üretimin maddi şartları"nın bir neticesi olarak ortaya çıksın diye beklemezler. "Kendiliğinden" ortaya çıkan böyle bir ideolojinin yeterli görülmediği yerlerde devrim ithal ederler ve bu yolla da işçi sınıfının bulunmadığı yerlerde bile komünist ideolojiyi yayar ve hatta iktidar yaparlar.

Demek ki, canı gönülden istenilse de tutarlı bir ruhanî ve tutarlı bir materyalist olmak mümkün değildir. Başka bir deyişle "saf din" ve "saf materyalizm", "safi öbür dünyacılık" ile "safi bu dünyacılık" ya da "sırf Tanrı" ile "sırf insan" merkezcilikler gerçek hayatta direkten döner. Külli oluş mihverinin kaydırılmasına izin vermez. Kulli oluş bir yanını çekip sündürenleri dışına iter. Tıpkı insan vucudunun yan etki yapması gibi bir şeydir bu. Kalp beynin yerine, mide akciğerin yerine geçirilmeye kalkışıldığı zaman kabloları yanlış bağlanan cihaz gibi sigortası atar.

Kitaptaki "din olarak" İslam, muhtevasındaki külli oluşa uyumluluk kabiliyeti sayesinde bu deformeden, yani oluşun veya hayatın dışına itilmişlikten kısmen kurtulabilmiştir. Ancak aynı şeyi mevcut algıdaki "din anlayışı" olarak İslam için söylememiz mümkün değildir. Aliya İzzetbegoviç'in bu konuları genişce ele aldığı "Doğu ve Batı Arasında İslam" kitabında dediği gibi bütün dinler ve devrimler acılar ve ızdıraplar içinde doğmasına rağmen, kendi elleriyle ürettikleri statükolarda boğulurlar. "Pis gerçekler" daima o "güzelim teorileri" mahveder. Geriye kalan sadece onları gerçekleştirme çabasının bizzat kendisinden başka bir şey değildir...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/12/2008 - HANGİSİ BİZİM GERÇEĞİMİZ_ ihsan eliaçık

HANGİSİ BİZİM GERÇEĞİMİZ_ ihsan eliaçık

Peygamberlik, bugünkü tabirle "dünya sistemine" başkaldırmak, "dünya gerçeklerine" gözünü kapamak, onu tanımamak ve çılgınca bir maceranın peşine düşmek demektir. Bunun sonucu ise dünya lordlarının (tanrılarının) gazaba gelmesi, "borsa çöküp döviz fırlayarak" ekonominin altüst olması, halkın aç bırakılması, ülkelerin çökmesi, geleceklerinin mahvolması demektir. Yasin suresinde şöyle bir ayet var. "Onlar "Siz bizim geleceğimizi (bahtımızı) kararttınız. Eğer bu işe bir son vermezseniz sizi taşa tutarız ve çok fena yaparız!" dediler. Peygamberler "Geleceğiniz (bahtınız) kendi elinizdedir. Aklınızı başınıza toplamanız istense de, öyle mi? Tam tersi siz kendi kendinizi bitiriyorsunuz" dediler." (Yasin; 36/1819) Ayette geçen "Bize uğursuzluk kuşu (tâir) getirdiğiniz" ifadesi eski dünya dinlerinden Araplara da geçen gelecek, talih, baht ve kaderden mülhem "talih kuşu" dediğimiz şeyi çağrıştırır. Bununla şunu demek istiyorlardı: Yani siz bizim kaderimizi değiştirmeye, bahtımızı karartmaya, talihimizi geri çevirmeye çalışıyorsunuz. Sizin yüzünüzden kader, baht ve talih tanrıları gazaba geldi. Üzerimize taş yağacak. Söyledikleriniz ölüm, doğum, baht, talih, bereket, verimlilik tanrılarını çok kızdıracak şeyler... Sonra şehrin öteki ucundan birisi çıkıp geliyor ve diyor ki: "Eğer O Rahman, beni bir sıkıntıya düşürürse, onların aracı olmaya kalkışmaları hiç bir işe yaramaz ve beni asla kurtaramazlar" (Yasin; 36/23). Görülüyor ki "O şehir halkı" hiçbir isim, yer, zaman, tarih adı verilmeksizin anlatıldığına göre bu ayetler çağlar üstü mesajlar vermeyi amaçlıyor. Ne mesaj verilmek istendiğini anlamak için "tâir" (kader, baht, talih kuşu) tabirinin Sami/Arap muhayyilesinde ne anlama geldiğini bilmek icap eder. Öyle görünüyor ki bu eski dünya dinlerince öngörülen "Tanrısal yazgı" düzeninin sarsılması endişesini yansıtmaktadır. Çünkü "Tek Allah" inancını getiren peygamberler o günkü dünyalarda kurulu "Tanrılar düzenini" tehdit ediyorlardı. Çünkü yer, gök, kader, baht, ölüm, doğum, rüzgâr, su, ay, güneş vs. hepsi bir takım tanrılar ve onların temsilcisi, oğlu, kızı, karısı, ailesi, hanedanı, ruhbanı olduğunu iddia eden kişilerce aralarında pay edilmişti. Sadece paylaştırılmakla kalmamış bunların kurumları kurulmuş, arkasına ordu ve donanmalar almıştı. Bir toplumsal düzen ve imparatorluk şekline bürünmüştü. Şimdi düşünelim... Böylesi bir dünyada kimi peygamberlerin çıkıp "Tek bir Allah"tan bahsetmesi ve onun temsilcisinin, vekilinin, oğlunun, kızının, hanedanının, ruhbanının vs. olmadığını, sadece "elçilerinin" olduğunu, onların da "hiç bir şey talep etmeden, sadece uyanışa çağrı için" bu elçiliği yaptıklarının söylenmesi pratikte ne anlama gelir? Bu, bugünkü tabirle "dünya sistemine" başkaldırmak, "dünya gerçeklerine" gözünü kapamak, onu tanımamak ve çılgınca bir maceranın peşine düşmek demektir. Bunun sonucu ise dünya lordlarının (tanrılarının) gazaba gelmesi, "borsa çöküp döviz fırlayarak" ekonominin altüst olması, halkın aç bırakılması, ülkelerin çökmesi, geleceklerinin mahvolması demektir. Yani "bahtımızın kararması, dolar lordlarınca (verimlilik, başarı ve güç tanrılarınca) kurulan ve değiştirilmesi mümkün olmayan uluslararası düzenin (Tanrılarca tayin edilen kaderin) değişmesi ve böylece geleceğimizle oynanması, durmuş oturmuş düzenimizin bozulması" demektir... "Bize uğursuzluk (tâir) getirdiniz" sözünün modern dünyadaki karşılığı bu olmak icap eder. Peygamberler de onlara diyor ki: "Uğursuzluk kuşunuz (tâirikum) sizinle beraberdir." Yani: Bu uğursuzluğun gelmesi, bahtımızın kapanması, geleceğimizin kararması vs. dediniz şey kendi yaptıklarınızla ortaya çıkan bir şeydir. Siz o sahte tanrılara inanır, onların gerçek tanrı gibi güçlü ve yıkılmaz olduğuna dair içinizde kölece bir itaat taşırsanız, dünya size o tanrıların dünyasıymış gibi görünür. Hâlbuki kendi eylemlerinizle kendi geleceğinizi çizersiniz. Kaderiniz elinize verilmiş olup kendi kaderinizi kendiniz yazarsınız. Çünkü "Herkesin geleceği ve ne olacağı (kaderi/bahtı/tâiri) kendi boynuna dolanmıştır" (İsra; 17/13). Demek ki "dünya gerçekleri" baktığınız yere göre değişir. Dünya sistemi, uluslarası düzen, çokuluslu şirketler, İMF, Dünya bankası, Birleşmiş milletler, zenginler, lordlar vb.ve obezite hastası bir milyon Amerikalı... İşgaller, katliamlar, kıyımlar, Afrika, Filistin, Irak, sefalet, çocuk ölümleri, tecavüz, gasp, sömürü vb. ve açlık sınırındaki bir milyon dünyalı... Hangisi dünya gerçekleri? Ne yaptığımızda "dünya gerçeklerine" sırtımızı dönmüş, bahtımızı ve geleceğimizi karartmış oluyoruz? Gerçek, yalın gerçek hangisi? "Siz bizim geleceğimizi (bahtımızı) kararttınız" mı? "Geleceğiniz (bahtınız) kendi elinizdedir" mi?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/11/2008 - VİCDAN, İSTEK VE TUTKULARI İLAH EDİNMEKTEN ALIKOYAR


  " NEFSINI ILAH EDINENI GORDUN MU ..." KURAN-I KERIM

GUNUMUZDE INSANLAR KENDI UYDURDUKLARI DINI YASIYORLAR, ISLAM'I DEGIL...KUR'AN'IN ISINE GELEN BAZI AYETLERINI KABUL EDIP , ISINE GELMEYENLERI REDDEDEN INSANLAR ASLINDA KUR'AN 'IN ISLAM'INI DEGIL, KENDI DINLERINI OLUSTURMUSLARDIR AMA FARKINDA DEGILLERDIR...KESIN OLAN BIR SEY VARDIR O DA ONLARIN DINLERININ ADI ISLAM DEGILDIR !!!

BIRAZ ISLAM'DAN , BIRAZ BATIDAN, BOL MIKTARDA NEFISLERININ KENDILERINE ILHAM ETTIGI SEYLERI BIRLESTIRIP BUNLARI ISLAM ADINA INSANLAR YASAMAKTADIRLAR...!

BU DINE " NEFIS DINI " ADIDA VEREBILIRIZ...BU DININ EN NBUYUK OZELLIGI KUR'AN'I SOZ ILE KABUL- ICINDE NE OLUP OLMADIGINDAN HABERSIZ OLARAK BIR KABULDUR BU!- EDERKEN PRATIKTE KENDI HEVA VE HEVESLERINE GORE HAREKET EDERLER , YASARLAR VE HAYATLARINDA ISLAM ADINA GELENEK OLARAK KENDILERINE ULASAN " BAYRAM NAMAZI, KURBAN VE BELKI DE VICDANLARININ SESINI KISMAK ICIN ARADA VERILEN SADAKAYI BUNLARA EKLEYEBILIRIZ...DURUMA VEYA O ANKI RUH HALINE GORE CUMA NAMAZI VEYA YASLANINCA EKLENEN BES VAKIT NAMAZ HAYATLARINDAKI DININ ISLAM OLDUGUNU ASLA IFADE EDEMEZ...!

EVET HAYATLARINDA ISLAM'DAN BIR PARCA VARDIR, SORULUNCA " ELHAMDULILLAH MUSLUMANIZ" DERLER, AMA " IMAN EDILEN KONULARA " BAKILINCA BIR COK ISLAM'IN YASAKLARI ASLA INKAR EDILMEDEN HAYATLARINDA UYGULANIRKEN, BUNLARIN HARAM OLDUGU AKILLARINA DAHI GELMEZ! EMIRLERE ISE ZATEN GIRMIYORUZ, ONLARIN " KALBININ TEMIZ OLMASI YETER !" 

MAÇ SEYREDERKEN BIRA ICILEBILIR, VISKI VEYA SARAP HARAM MI ...BU CAGDA...ASLA... HELE BATILI YASAM TARZI- KI YASAM TARZI DINDIR , YANI ISMINE NE DERSENIZ DEYIN " INSANIN YASAM TARZI DININI OLUSTURUR, DIN YASAM TARZININ ADIDIR - ASLA ELESTIRI BILE KABUL EDILEMEZ BIR IMAN ESASLARI BUTUNUDUR...

"KUR'AN'IN BIR BOLUMUNU KABUL EDIP BIR BOLUMUNU INKAR MI EDIYORSUNUZ...SIZDEN KIM BOYLE YAPARSA DUNYADA REZIL OLUR, AHIRETTEDE AZABIN EN SIDDETLISINE CARPTIRILIR...!" KURAN-I KERIM

HAYDI NEFIS DININDEN ALLAH'IN DININE HICRET EDELIM...!
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/10/2008 - İSLAM AHLAKI KADINI YÜCELTİR

Click the image to open in full size.

Allah'a gönülden bağlı olan müslüman kadınlar, tüm yaşamlarını Allah'ın bildirdiği hükümlere göre düzenler ve Kuran ahlakını yaşamak konusunda büyük bir titizlik gösterirler. Bu nedenle İslam dini tüm insanlara olduğu gibi, ömürleri boyunca Allah yolunda yaşayan değerli mümin kadınlara da hem dünya hayatında hem de ahirette gerçek anlamda onur, şeref ve saygınlık verir ve onlara üstün bir ahlak kazandırır.

Bir insanın kişiliğini güzelleştirip üstün hale getiren, karakterini sağlamlaştıran, ahlakını güzelleştiren, tavırlarını etkileyici kılan asıl olarak o kişinin imanı, Allah korkusu ve takvasıdır. Bu, Allah'ın Kuran ile bildirdiği önemli bir sır, insanların dikkatle düşünüp öğüt almalarını gerektiren önemli bir bilgidir.

Müslüman kadının ölçüsü Kuran ahlakıdır. Eğer Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakı gösterdiği için çevresindeki bazı insanlar tarafından kınanıyorsa, bu durum onun bu yöndeki şevkini, iradesini ve isteğini daha da güçlendirir. Allah'ın rızasını kazanabilmesi onun için, insanların hoşnutluğunun ve düşüncelerinin çok üzerindedir.

Kuran ahlakı, insanlara olabilecek en güçlü, en sağlam ve en güzel kişiliği kazandırır. Allah'ın, "... Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz..." (Müminun Suresi, 71) ayetiyle bildirdiği gibi, Kuran ahlakını yaşamak insanlara 'şan ve şeref' kazandırmaktadır. Dolayısıyla bu ahlakı yaşayan bir kadın, saygı duyulacak, onurlu ve vakarlı bir karaktere sahip olur. İman sahibi insanlar, yaşadıkları toplumdan, ailelerinden ya da arkadaş çevrelerinden aldıkları telkinler her ne olursa olsun, bunları bir kenara bırakır ve Kuran'da bildirilen Müslüman karakterini yaşarlar. İşte mümin bir kadın da karakterini Allah'ın beğendiği ve hoşnut olacağı ahlakı ölçü alarak, Kuran ahlakına göre belirler. Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumlarda kadın ya da erkek karakterinde görülen tüm zaaflardan, zayıflıklardan, saplantılardan ve tavır bozukluklarından kurtularak, bunların yerine güzel ahlakın getirdiği güçlü bir karakter geliştirirler.

Müslüman Kadın Allah'a Teslim Olmuştur

Müslüman bir kadın Allah'a samimi bir kalple iman etmiş ve derin bir Allah korkusuyla boyun eğmiştir. Allah'tan başka bir İlah olmadığını, O'nun tüm varlıkların tek hakimi ve herşeyin üstünde, sonsuz güç sahibi olduğunu kavramıştır. Bu nedenle yalnızca Allah'tan korkar ve yalnızca O'nun rızasını hedefler. Yalnızca Allah'a ibadet eder, O'nu dost edinir ve sadece O'ndan yardım ister. Kendisine ulaşacak bir güzellik varsa bunu ona ancak Allah'ın verebileceğini ve aynı şekilde başına bir kötülük gelecekse bunu da Allah'ın engelleyebileceğini, kendisini ancak Yüce Allah'ın koruyabileceğini bilerek yaşar. Dolayısıyla hiçbir zaman için insanlara yönelik bir beklenti içerisinde olmaz. Kendisine, her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, "... Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah'a tevekkül eden peygamberlerin üstün ahlakını örnek alır. Gücünü imanından ve Allah'ın rızasını kazanma konusundaki kesin kararlılığından aldığı için, dayanıklılığı çok kuvvetli olur. Allah Kuran'da müminlerin bu ahlaklarını "... Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (Enam Suresi, 71) sözleriyle dile getirdiklerini bildirmektedir.

Müslüman Kadının Rehberi Kuran ve Peygamberimiz (sav)'in Sünnetleridir

Kuran ahlakına göre yaşamayan toplumlarda kadınların genel olarak benimsedikleri ahlaka bakıldığında, çoğunun alışkanlıklarına ya da nefislerinin isteklerine göre hareket ettikleri görülür. Onların yol göstericileri, genellikle diğer kadınların genel uygulamaları ve nefislerinin o anki istekleridir. Mümin kadınlar ise, her işlerinde Kuran'ı rehber edindikleri ve Peygamberimiz (sav)'in ahlakını örnek aldıkları için, daima isabetli tavırlarda bulunur, hikmetli kararlar alır ve bundan dolayı yaptıkları her işte en iyi neticelere varırlar. Bunun da ötesinde, Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumlarda kadınlara yaşatılan tüm huzursuzluklardan ve sıkıntılardan uzak bir yaşam sürerler. Allah'ın, "Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97) ayetiyle mümin kadınlara ve mümin erkeklere vadettiği gibi, güzel bir hayat yaşarlar.

Müslüman Kadının Tek Hedefi Allah'ın Rızasını Kazanmaktır

Kuran ahlakına göre yaşamayan toplumlarda kadın karakterinin önemli özelliklerinden biri, bu kimselerin ufuklarını olabildiğince daraltmış, ideallerini, düşüncelerini ve yaşam tarzlarını olabildiğince dar bir alan ile sınırlandırmış olmalarıdır. Müslüman kadın ise tüm sorumluluklarının bilincinde olan insandır. Bu yüzden hiçbir zaman sadece kendi ihtiyaçlarının peşine düşüp, yalnızca kendisini ilgilendiren birkaç sorumluluğu yerine getirip Allah'ın bildirdiği yükümlülükleri göz ardı edemez. Hayata dair ideallerini, düşüncelerini sadece bu şekilde sınırlandırmaz. Dünyanın dört bir yanındaki zorluk içerisindeki insanların, açlık çeken, salgın hastalıklarla mücadele eden, savaş ve çatışma ortamlarının zorluğunu yaşayan çocukların, kadınların, yaşlıların tüm sıkıntılarını adeta kendi sorunuymuş gibi düşünüp onlara çözüm ulaştırabilmek için elinden gelen gayreti gösterir.

Müslüman Kadın Asildir

Müslüman kadın asildir; basit tavırlara, küçük çıkarlara tenezzül etmeyen bir karaktere sahiptir. Kıskançlık, dedikodu yapmak, alaycılık, kapris, ikiyüzlülük ve benzeri tavırların Allah'ın razı olmayacağı, insanı küçük düşüren, asaletten uzaklaştıran ve kişiliğini zedeleyen davranışlar olduğunu bilir. Bu ve benzeri tavırların hiçbirine tenezzül etmez.

Mümin kadın, Allah'a olan derin imanı ve korkusu nedeniyle onurlu ve vakarlı bir kişilik sergiler.

Kuran ahlakına uygun bir tavır içerisinde olmanın insanı daima en asil konuma getireceğini bilerek bu konuda kararlılık gösterir. Kuran ahlakını yaşaması nedeniyle her an vakarlı bir kişilik sergiler. Örneğin karşısındaki insanların bir kusurunu gördüğü zaman bunu asla alay konusu yapmaz, aksine en güzel şekilde telafi etmeye çalışır. Bir başkasının kendisinden üstün olan bir yönü varsa, buna karşı kıskançlık duymak yerine, onu güzel bir tarzda onore edip bu yönünü över. Karşılaştığı her tavra, olabilecek en asil karşılığı vermeye çalışır, Kuran ahlakına en uygun olan tavrı gösterir. Karşısındaki insanlar kendisine basit tavırlarla karşılık verseler bile, o yine de asil ve vakarlı tavırlarından ödün vermez, asaletinde kararlılık gösterir.

Müslüman Kadın Güçlü Bir Karaktere Sahiptir, İradelidir

Müslüman kadınların bir başka özelliği de, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. (Maide Suresi, 54) Kuran ahlakınını yaşamayan kadınlarda görülebilen zayıflıklara hiçbir zaman kapılmazlar. Bir kimsenin yersiz bir sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, karamsarlık gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah'a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah'ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin 'hurma çekirdeğindeki bir iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşar ve Allah'a teslim olurlar. (Nisa Suresi, 49)

Mümin kadın, Allah'ın beğendiği tevazulu ve teslimiyetli ahlakından hiçbir zaman taviz vermez; Allah'ın emrettiği sınırları titizlikle korur.

Allah Kuran ayetleri ile insana doğruyu ve yanlışı tüm detaylarıyla bildirmiştir. Müslüman kadının ölçüsü Kuran ahlakıdır. Eğer Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakı gösterdiği için çevresindeki bazı insanlar tarafından kınanıyorsa, bu tam tersine onun bu yöndeki şevkini, iradesini ve isteğini daha da güçlendirir. Allah'ın rızasını kazanabilmesi onun için, insanların hoşnutluğunun ve düşüncelerinin çok üzerindedir. Çünkü insanı asıl olarak değerli kılan Allah Katındaki konumudur. Bunu belirleyen de onun Kuran ahlakına uygun hareket edip etmediğidir. Bu nedenle mümin kadınlar insanların ne dediğine ya da çoğunluğun kanaatine göre değil, Kuran ahlakına göre bir kişilik geliştirirler. Tek başlarına kalsalar dahi çoğunluğa uymaz, Kuran ahlakına uygun bir tavır gösterirler. Bediüzzaman Said Nursi de sözlerinde bu konuya dikkat çekmiş, Allah'ın rızasına uygun hareket ettikten sonra insanların rızasının hiçbir önemi olmayacağını şöyle ifade etmiştir:

"... Rıza-yı İlahi kafidir (Allah'ın rızası kafidir). Eğer O yar (dost) ise, herşey yardır (dosttur). Eğer O y‰r değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez..." (Risale-i Nur Külliyatı, 21. Lema, s. 668)

Müslüman Kadın İtidalli ve Dengelidir

Müslüman kadın, Allah'ın gösterdiği yola uyması sebebiyle güçlü ve üstün bir kişilik kazanmıştır. Rehberi Kuran ahlakı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetleri olduğu için olaylar karşında göstereceği tavırlar, vereceği tepkiler hep İslam ahlakına göre olur. Bu da ona itidalli ve dengeli bir kişilik kazandırır. Nasıl hareket edeceği, olayları hangi bakış açısıyla, nasıl bir mantık örgüsüyle değerlendireceği çevresindekiler için hiçbir zaman sürpriz olmaz. Aklı, vicdanı, tavırları, konuşmaları hep Kuran ahlakının getirdiği istikrarı yansıtır. Bundan dolayı da güvenilir bir karaktere sahiptir. Ahlakındaki ve kişiliğindeki bu tutarlılık nedeniyle Kuran ahlakına göre yaşamayan toplumlarda ön plana çıkan kadın karakterinden çok uzak bir tavır sergiler.

Müslüman Kadın Duygusal Bir Kişilik Göstermez

Duygusallık, din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda olumsuz bir tavır olarak algılanmaz. Bu nedenle bu toplumlarda duygusallıktan kaynaklanan 'alınma, yakınma, darılma, ağlama, içine kapanma, durgunluk, kıskançlık, kızgınlık' gibi tavır bozuklukları, 'insanın içinden gelen duygular' olduğu öne sürülerek olabildiğince teşvik edilir.

Allah korkusu, mümin kadını her türlü yapmacık tavırdan uzak tutar. Hiçbir zaman küçük menfaatler uğruna insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaz.

Oysa bu düşünce tümüyle yanlıştır. Özellikle de Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda hakim olan kadın karakterinde görülen duygusallık, insanın zayıf bir kişilik göstermesine neden olur. Kişi olaylar karşısında duygularının kendisini yönlendirdiği şekilde hareket ettiği için akılcılıktan büyük ölçüde uzaklaşır. Mantıklı ve doğru düşünemeyecek, isabetli çıkarımlar yapamayacak hale gelir. Müslüman kadın, tüm hayatını ve kişiliğini Kuran ahlakına göre belirlemesi sebebiyle, nefsin bu özelliği ve ona karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda en doğru bilgilere sahiptir. Duygusallığın, insanın aklını perdelediğini, doğru düşünebilmesini, gerçekleri olduğu gibi görebilmesini engellediğini, insanı zayıf, dirençsiz ve güçsüz hale getirdiğini bilir. Kuran ahlakına göre yaşamayan toplumlarda kadın karakteriyle özdeşleşen; duygulanmak, üzüntüye kapılmak, ağlamak, söylenmek, öfkelenmek, kıskançlığa kapılmak, küsmek ve içine kapanmak gibi tavırların, iman sahibi bir insanın karakteriyle bağdaşmayacak özellikler olduğunun da şuurundadır. Ayrıca bu tarz tavırlardan sakınıp güçlü bir kişilik sergilemenin, bu hatalı karaktere sahip kadınlar için güzel bir örnek olacağını bilir, bu şuur ve sorumluluk bilinciyle hareket eder.

Müslüman Kadın Boş Sözlerden ve Boş İşlerden Sakınır

Boş sözlere dalmak ya da boş işlerle oyalanmak, Kuran ahlakına göre yaşamayan toplumlardaki kadın karakterinde sıkça görülebilen tavırlardır. Oysa Allah Kuran'ın bir ayetinde iman edenler için, "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3) diye buyurmuştur. 'Boş işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmek' önemli bir mümin özelliğidir. Müslüman kadın, Kuran ahlakına göre yaşamayan kadın karakterine ait tüm özelliklerden uzak bir kişilik sergiler. Allah'ın insan için dünya hayatında çok kısıtlı bir ömür süresi belirlediğini ve zamanın hızla tükendiğini bilmektedir. İnsanların ahiret hayatında Allah'ın sonsuz cennetini, rahmetini ve rızasını kazanabilmek için ellerindeki tek imkan ise dünya hayatındaki bu ömür süreleridir. Bu nedenle Müslüman kadınlar, yaşadıkları her anın kendileri için çok kıymetli olduğunu bilerek hareket ederler. Tek bir anlarını bile boş bir işle oyalanarak, boş sözlere dalarak geçirmelerinin büyük bir kayıp olacağının ve bunun, ahirette insanın büyük bir pişmanlık duymasına neden olabileceğinin farkındadırlar. Her anlarını bu dikkat açıklığı ile geçirir ve daima Allah'ın rızasını kazanabileceklerini umdukları işlere yönelirler. Allah'ın "Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirdiği gibi, yaşadıkları her anı Allah'ın rızasını kazanabilmek için 'hayırlarda yarışarak' geçirirler.

Müslüman Kadın İffetli ve Onurludur

Allah, "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi 'onurlu-üstün' bir makama sokarız." (Nisa Suresi, 31) ayetiyle, onuru, Kuran ahlakını yaşamada samimi bir çaba gösteren, Kendisi'nden gereği gibi korkup sakınan kimselere vereceğini bildirmiştir.

Gerçek onur, insanın sahip olduğu Allah korkusu ve ahiret inancı nedeniyle, basit davranışlara, küçük çıkarlar elde etmek için küçük sahtekarlıklara, yalana, ikiyüzlülüğe tenezzül etmemesidir. İnsanların cahilce tavırlarına olgun davranışlarla ve güzel ahlakla karşılık vermesidir.

Mümin kadın da Allah'a olan derin imanı ve korkusu nedeniyle, onurlu ve vakarlı bir kişilik sergiler. Kuran ahlakına uygun bir tavır sergilemenin insanı daima üstün konuma getireceğini bilerek, Allah'ın beğendiği tevazulu ve teslimiyetli ahlakından hiçbir zaman taviz vermez.

Allah Kuran'ın pek çok ayetiyle iffetin önemine ve kadına kazandırdığı değere de dikkat çekmiştir. Allah, bir ayette iffetin önemini "... onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur..." (Ahzab Suresi, 59) ifadesiyle bildirmiştir. İffet bir kadına saygınlık ve onur kazandırmakta ve onun toplum içerisinde eziyet görmesini engellemektedir. Mümin kadınlar, Allah'ın Kuran'da bildirdiği tüm sınırlara en güzel şekilde uyarak onur, vakar ve saygınlık kazanmış olurlar. Böyle bir insanın tüm tavırlarından, konuşmalarından, hareketlerinden, yüzündeki ifadeden, bakışlarından, gülüşünden ne kadar iffetli ve vakarlı bir kimse olduğunu anlayabilmek mümkündür. İffetli bir kadının doğal bir asaleti, insani bir heybeti ve güvenilir bir kişiliği vardır. Nitekim Allah bir Kuran ayetinde "... Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir..." (Fetih Suresi, 29) ifadesiyle, müminlerin yüzlerinden tanındıklarını haber vermiştir.

Müslüman Kadının Üstün Şahsiyeti

Samimiyet, insanın içiyle dışının bir olması, kalbinde hissettiklerini karşısındaki insana da olduğu gibi yansıtması, alabildiğine dürüst, açık ve net olmasıdır. Samimi insanın tüm tavırları doğal ve içinden geldiği şekildedir ve bu doğallık da insanlar üzerinde çok derin ve olumlu bir etki oluşturur. Ancak pek çok insan, samimiyetin bu gücünden ve etkisinden habersizdir. Bu nedenle de, ancak samimiyet ile kazanılabilen bu özellikleri çok farklı tavırlarda ararlar. Kimi insanlar karşılarındaki kişileri etkilemek için yapmacıklığa başvururlar. O kişinin en çok hangi tavırlardan, hangi düşüncelerden etkileneceğini düşünüyorlarsa, içlerinden gelmediği ya da o şekilde düşünmedikleri halde, karşı tarafı hoşnut edebilmek için o şekilde görünmeye çalışırlar. Ya da çekinmeden birbirlerine yalan söyleyip aldatabilir, bir insan hakkındaki olumsuz kanaatlerini gizleyip, sorulduğunda tam tersi yönde bilgi verebilirler.

Müslüman bir kadın ise kalbindeki Allah korkusu nedeniyle bu tür tavırlardan titizlikle kaçınır. Hiçbir zaman için küçük menfaatler uğruna insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaz. Tüm bunların, insanı hem Allah Katında hem de insanların gözünde küçük düşürecek basit tavırlar olduğunu bilir ve hiçbir zaman için bu kalitesiz tavırlara tenezzül etmez. Amacı hayatının her anında Allah'ın rızasını kazanabileceği umulan davranışlarda bulunabilmektir. Müslüman kadın Allah'ın beğendiği ahlakın ancak samimiyet ile yaşanabileceğini bilmektedir. Allah'ın "... O, sinelerin özünde olanı bilendir." (Şura Suresi, 24) ayetiyle bildirdiği gibi, insanların kalplerinde gizlediklerini bildiğinin de şuurundadır.

TESETTÜRÜN ÖNEMİ

Mümin kadınlar, Allah'ın Kuran'da bildirdiği tüm sınırlara en güzel şekilde uyarak onur, vakar ve saygınlık kazanmış olurlar. Böyle bir insanın tüm tavırlarından, konuşmalarından, hareketlerinden, yüzündeki ifadeden, bakışlarından, gülüşünden ne kadar iffetli ve vakarlı bir kimse olduğunu anlayabilmek mümkündür. İffetli bir kadının doğal bir asaleti, insani bir heybeti ve güvenilir bir kişiliği vardır. Mümin kadının belirleyici bir diğer özelliği ise Allah'ın Kuran'da emrettiği üzere giyiminde tesettür ölçülerine dikkat etmesidir. Kuran'da bu konudaki hüküm şu şekildedir:

"Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Ahzab Suresi, 59)

Müslüman Kadın Cesurdur

Allah'a karşı olan sevgileri, güvenleri, bağlılıkları ve teslimiyetleri Müslüman kadınlara güçlü bir cesaret, gözükara ve yiğit bir karakter kazandırır. Allah'ın insanları zorluklarla deneyeceğini; bunlar karşısında cesaret ve teslimiyetle Allah'a bağlılıkta kararlılık gösterenleri ise rahmetine kavuşturacağını bilirler. Bu da onları daha kararlı ve şevkli kılar.

Müslüman kadının cesareti, dünya hayatına dair hiçbir kaygı yaşamıyor olmasından kaynaklanır. Allah'a olan derin teslimiyeti ve güveni, mal ya da can kaygısına kapılmasını engeller. İnsanı Allah yaratmıştır ve hayatına son verecek olan da yine ancak O'dur. Aynı şekilde dünya hayatında sahip olduğu maddi manevi tüm nimetleri; sağlığını, gençliğini, malını, mülkünü herşeyini kendisine veren Allah'tır. Bunları alacak olan yine ancak Allah'tır. Mümin kadın, Allah'ın herşeyi hayır ve hikmet üzerine yarattığını bildiği için, sahip olduğu değerlerden (maddi ya da manevi) herhangi birine zarar geldiğinde de, bunun Allah'tan bir güzellik ve bir hayır olarak kendisine ulaşacağını bilmenin rahatlığını yaşar. Bundan dolayı, bir tehlike, zorluk ya da risk durumu ile karşı karşıya kaldığında asla yılgınlığa kapılmaz.

Bunun yanı sıra Müslüman kadının cesareti onun Allah'ın sınırlarını koruma konusundaki kararlılığından da anlaşılır. Şartlar ne olursa olsun, Kuran ahlakından kesinlikle taviz vermez. Allah'tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmaz; Allah'ın rızasına en uygun davranışı sergilemekte hiç tereddüt etmeden büyük bir kararlılık gösterir. Allah iman edenlerin bu özelliklerini Kuran'da şöyle bildirmiştir:

"Ki onlar, Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter." (Ahzap Suresi, 39)

Kuran Ahlakında Kadın ve Erkeğin Ahlak Özellikleri Aynıdır

Yazımızda bir kısmına yer verebildiğimiz mümin kadınların üstün ahlak özellikleri, verilen örneklerde de görüldüğü gibi Kuran ahlakına göre yaşamayan toplumlarda yaygın olarak yaşanan kadın karakterinden çok farklıdır. ‚ünkü Kuran ahlakından uzak olan toplumlarda yaşayan kadınlar, genellikle toplum tarafından kendilerine uygun görülen ve nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen ortak bir karakteri yaşamaktadırlar. Bu tür toplumlarda kadın için ayrı erkek için ayrı ahlak özellikleri belirlenmiştir.

Kuran'da ise Allah kadın ve erkek için ayrı birer karakter bildirmemiş, tüm insanları "tek bir Müslüman karakteri"ne uymaya çağırmıştır. Kuran ahlakına göre kadın ve erkek aynı sorumluluklara sahiptir. Bu karakterde erkeğin sorumlu tutulduğu tüm ahlak özelliklerinden aynı şekilde kadın da sorumludur. Salih amellerde bulunan her insan, kadın ya da erkek olsun, hiçbir fark gözetilmeksizin Allah'ın rızası, rahmeti ve nimeti ile karşılık görecektir. Allah bir ayette Müslüman kadın ve Müslüman erkeğin yaşamakla yükümlü olduğu bu ortak İslam ahlakını şu şekilde bildirmektedir:

"Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır." (Ahzab Suresi, 35)

Yüce Rabbimiz'in ayette de buyurduğu üzere Kuran ahlakına göre kadının ve erkeğin karakteri, toplumun değer yargılarına ya da süregelen gelenek ve göreneklere göre değil, Allah'ın bildirdiği "ideal Müslüman ahlakına" göre şekillenmektedir. Bu ahlakı yaşayan Müslüman kadınlar ve erkekler son derece güçlü ve sağlam bir kişiliğe sahiptirler. Ayrıca en önemlisi bu kişiliği toplum nezdinde bir üstünlük elde edebilmek için değil, sadece Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanabilmek için yaşamaktadırlar. Ömürleri boyunca bu ahlakı sergileyen müminlerin Allah Katında görecekleri karşılık bir ayette şöyle müjdelenmiştir:

"Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır." (Nisa Suresi, 124)

http://www.harunyahya.org/

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/10/2008 - KURAN'DA ÜÇLEME İNANCI REDDEDİLMEKTEDİR


---KURAN'DA ÜÇLEME İNANCI REDDEDİLMEKTEDİR

İncil'in bütünü incelendiğinde, Allah'ın sonsuz güç ve kudretinin çok sık vurgulandığı, Hz. İsa'nın insani özelliklere sahip mübarek bir elçi olarak tarif edildiği görülür. Üçleme inancını desteklediği öne sürülen birkaç ifadenin ise İncil'in bütünüyle çok belirgin bir şekilde çeliştiği anlaşılır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak inceleyeceğimiz tüm bu deliller, üçleme inancının Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışından çok sonraları ortaya çıktığını tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Ancak bu bölümlere geçmeden önce üçleme inancının, insanların Hıristiyanlık ve Hz. İsa hakkında en doğru bilgiye ulaşabilecekleri yegane kaynak olan Kuran'da nasıl anlatıldığının üzerinde durmak gerekir.

Kuran'da, İncil'in Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gönderildiği haber verilmektedir:

Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik. (Maide Suresi, 46)

İşte Allah'a iman edenler ve O'na sarılanlar, onları Kendisi'nden olan bir rahmetin ve bir fazlın içine yerleştirecektir ve onları Kendisi'ne varan dosdoğru bir yola yöneltip-iletecektir. (Nisa Suresi, 175)

Hz. İsa kendisine vahyedilen İncil hükümleriyle, tahrif edilmiş Tevrat'ın inançlarını düzeltmiştir. Allah'ın Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e vahyettiği Kuran'da ise, hem İncil hem de Tevrat tasdik edilmekte, ancak bu iki İlahi kitabın sonradan bozulmaya uğrayan yönleri de insanlara haber verilmektedir. Ayette Kuran'ın "şahit ve gözetleyici" olduğu bildirilmektedir:

Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahit-gözetleyici' olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide Suresi, 48)

Kuran'ın yukarıdaki ayette bildirilen vasfı son derece önemlidir. Kuran ayetleri İncil ve Tevrat'ın Allah'tan indirilmiş ilk hallerini tasdik ederken, aynı zamanda onların üzerinde bir şahittir, gözetleyicidir. Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vahyedildikleri ilk hallerinden uzaklaşan bu İlahi kitaplardaki tahrifatları haber vermek, Yahudileri ve Hıristiyanları hak yola davet etmek de bu vasfın bir tecellisidir.

Bu aşamada Hıristiyanlık dininin yeri çok farklıdır. Çünkü Rabbimiz Kuran'da, Müslümanlara en yakın olanların "Biz Hıristiyanlarız" diyenler olduğunu bildirir:

... Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir. (Maide Suresi, 82)

İslam tarihi boyunca bu ayetin tecellileri görülmüştür. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki yakın ilişki, İslam'ın ilk dönemlerinde başlamış, Habeşistan'daki Hıristiyan Krallığın, putperestlerin baskısından kaçan Müslümanlara koruma sağlaması bu ilişkiyi daha da güçlendirmiştir. İslam topraklarında yaşayan Hıristiyanlar her zaman hoşgörülü, huzurlu, adaletli bir hayat sürmüşlerdir.

Kuran'da Rabbimiz İncil'in; "bir hidayet ve nur, muttakiler için yol gösterici ve öğüt" (Maide Suresi, 46) ve Hz. İsa zamanındaki insanlara "bir hidayet" (Al-i İmran Suresi, 3-4) olarak gönderildiğini haber verir. Hıristiyanları İncil'deki hakka uymaya davet eden bazı Kuran ayetleri ise şu şekildedir:

İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır. (Maide Suresi, 47)

De ki: "Ey Kitap Ehli, Tevrat'ı, İncil'i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiçbir şey üzerinde değilsiniz..." (Maide Suresi, 68)

Biz kitabı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik. (Nahl Suresi, 64)

Ayetlerde de görüldüğü gibi İslam dininin Hıristiyanlara karşı çok sıcak bir yaklaşımı vardır; Kuran'da Hıristiyanların ahlakı övülmekte ve onlar daha dindar olmaya davet edilmektedirler. Birçok Kuran ayetinde ise üçleme inancının yanlışlığı bizlere haber verilmektedir. Örneğin Nisa Suresi'nde Rabbimiz şu şekilde buyurmaktadır:

Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah'a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız; "üçtür" demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek İlah'tır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter. Mesih ve yakınlaştırılmış (yüksek derece sahibi) melekler, Allah'a kul olmaktan kesinlikle çekimser kalmazlar. Kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır. (Nisa Suresi, 171-172)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi Rabbimiz üçleme inancının ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu bildirmekte ve bu inancı savunanları hesap günüyle uyarmaktadır.

Ayetlerde, Hz. İsa'nın Allah olduğu yönündeki yanlış inançlar açıkça reddedilir. (Allah'ı tenzih ederiz.) Rabbimiz Hz. İsa'ya karşı bu asılsız yakıştırmada bulunan kişilerin küfre saptıklarını bildirir:

Andolsun, "Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, Kendisi'ne ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." (Maide Suresi, 72)

Ayette de bildirildiği gibi Hz. İsa onların bu yakıştırmalarından uzaktır. O, Allah'ın yarattığı bir kuldur. Rabbimiz'e teslim olmuş, yüksek ahlaklı, alemlere üstün kılınmış, çok mübarek bir peygamberdir. İnsanlara hak dini anlatırken de hep Rabbimiz'in üstün güç ve kudretini ifade etmiş, kendisinin de Allah'ın kulu olduğunu bildirmiştir. Ayette, Hz. İsa için ilahlık iddiasında bulunarak küfre sapanların, Allah'ı da hakkıyla takdir edemedikleri haber verilmiştir:

Andolsun, "Şüphesiz, Allah Meryem oğlu Mesih'tir." diyenler küfre düşmüştür. De ki: "O, eğer Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah'tan (bunu önlemeye) kim bir şeye malik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır; dilediğini yaratır. Allah herşeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 17)

Ayette haber verildiği gibi tüm insanlar Rabbimiz'in huzurunda aciz ve muhtaçtırlar. Allah tüm kainatı yoktan var eden, tüm varlıklar üzerinde mutlak güç ve hakimiyet sahibi olandır. Canlı cansız herşeyin kontrolü Allah'a aittir. Hz. İsa da Allah'ın yarattığı ve O'na boyun eğmiş bir kul ve Allah'ın elçisidir.

Maide Suresi'nde Hz. İsa'nın kendisi hakkında öne sürülen asılsız iddiaları reddettiği ise şöyle bildirilmektedir:

Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sensin Sen." (Maide Suresi, 116)

Allah dedi ki: "İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah'tır. Öyleyse Ben'den, yalnızca Ben'den korkun." (Nahl Suresi, 51)

Diğer ayetlerde ise Hz. İsa'nın, insanlara verdiği gerçek mesaj şöyle bildirilmektedir:

(İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti." (Meryem Suresi, 30-31)

"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin. Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur." (Al-i İmran Suresi, 50-51)

Allah'ın Kuran ayetlerinde haber verdiği bir diğer gerçek ise peygamberlerin yaptıkları tebliğin özü ile ilgilidir. Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde buyurulmaktadır:

Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitab'ı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitab'a göre Rabbaniler olunuz" (deme görevindedir.) (Al-i İmran Suresi, 79)

Rabbimiz, bu yanlış inançlardan münezzehtir. İhlas Suresi'nde Allah'ın sıfatları şu şekilde bildirilir:

De ki: O Allah, birdir. Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir.(İhlasSuresi, 1-4)
Gerçek budur. Allah tektir ve Hz. İsa O'nun kulu ve peygamberidir. Aynı Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Muhammed ve diğer peygamberler gibi.

----ÜÇLEME İNANCI HZ. İSA'DAN ASIRLAR SONRA ORTAYA ÇIKMIŞTIR

Hıristiyanlar Yeni Ahit'e -yani İncil'e- olduğu gibi, Eski Ahit'e de iman ederler. Dolayısıyla Hıristiyan kutsal kitabı, hem Yeni Ahit'i hem de Eski Ahit'i içeren Kitab-ı Mukaddes'tir. Bu kitaplar tahrif edilmiş olmakla birlikte, Hıristiyanlık dininin gereklerini, bir Hıristiyanın hayatı boyunca uyması gereken emir ve yasakları, göstermesi gereken güzel ahlak özelliklerini Kitab-ı Mukaddes'te bulmak mümkündür. Ancak "üçleme" inancını, bu ve buna benzer bir kelimeyi İncil'de bulmak mümkün değildir. Yeni Katolik Ansiklopedisi (The New Catholic Encyclopedia) de üçlemenin ilk Hıristiyanlarca bilinmediğini ve ancak 4. yüzyılda bu şekline getirildiği belirtmektedir:

Yirminci yüzyılın içinde bulunduğumuz bu ikinci yarısında "üçleme" sırrının açık, objektif ve dosdoğru, aynı zamanda teolojik bir açıklamasını yapmak gerçekten çok zordur. Roma Katolikliği ve Hıristiyanlığın çeşitli kollarının üçleme tartışması, ortaya hayali bir görüntüden başka bir şey koymamaktadır. İki gelişme ortaya çıkmıştır: Bir yanda, içlerinde çok sayıda Roma Katoliğinin de bulunduğu İncil yorumcularının, Yeni Ahit'deki üçleme kavramından -bu konuda yeterli delil bulunmadığı için- bahsetmemeleri gerektiğinin kabulü; diğer yanda, tarihçi ve Hıristiyan teologların, üçlemeden bahseden birinin ancak Hz. İsa'dan sonraki dördüncü asrın son çeyreğine uzanabileceği itirafı. Gerçekten de 'üç şahsiyetli bir ilah' inancı, Hıristiyan inanç ve düşüncesine dördüncü asrın son çeyreğinde girmiştir."2

Üçleme inancı 4. yüzyılda Kilise'nin gündemine gelmiş, ancak bu aşamaya gelene kadar üçlemeyi savunanlarla tevhid inancına sahip Hıristiyanlar arasında çok uzun tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışmaların doruk noktası ise İznik Konsili idi.

MS 325 yılında gerçekleştirilen İznik Konsili, o döneme dek Hıristiyan Kilisesi'nce gerçekleştirilen en büyük zirve idi. Roma'dan, Anadolu'dan, Suriye'den, Fenike'den, Filistin ve Mısır'dan 300'ü aşkın din adamını biraraya getiren Konsil, Roma İmparatoru I. Konstantin'in çağrısı üzerine toplandı. Konstantin'in amacı, imparatorluğunun geleceği ve güvenliği açısından bu tartışmalara bir son vermekti. Bu Konsil'de, Hıristiyanlığın temelini oluşturan inanç, "İmparatorluğun güvenliği için", "insanların verecekleri bir karara göre" tanımlanacaktı. Nyssa'lı Saint Gregory, bu Konsil sırasında Hıristiyanlar arasında yaşanan tartışmaları şöyle tarif eder: (Bu alıntıda yer alan ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz.)

Konstantinopolis'in her köşesi onların tartışmaları ile doluydu: sokaklar, pazar yeri, sarrafların dükkanları... Bir esnafa, dükkanındaki bazı eşyalar için kaç gümüş sikke istediğini sorun. Size doğurulmuş ve doğurulmamış varlık üzerine etraflı bir araştırma ile cevap verecektir. Bugün ekmeğin fiyatını sorduğunuzda, fırıncıdan: "Oğul Babanın buyruğu altındadır" yanıtını alırsınız. Evdeki hizmetkara banyonun hazır olup olmadığını sorun. Cevabı: "Oğul yokluktan olmuştur" olacaktır... Katolikler "tek evlat edinilen Yücedir" dediler, Ariusçular ise "Yaratan, herşeyden ulu olan" dedi.3

Konstantin, imparatorluk topraklarında yaşayan Hıristiyanlara geniş bir inanç ve ibadet özgürlüğü tanımıştı, ama kendisi Hıristiyan değildi. Roma'nın geleneksel putperest inanışlarını korumaya devam ediyordu. O, çıkarlarını koruyan bir devlet yöneticisiydi ve istediği, sınırları içinde yaşayan tüm dinlerle, özellikle de Güneş'e tapınmaya dayalı batıl Sol Invictus dini ile Hıristiyanlık arasında bir uzlaşma, hatta kaynaşma sağlamaktı. Konstantin, tam bu kaynaşmayı sağlamaya çalıştığı sırada Hıristiyanların kendi aralarında teolojik bir tartışmaya girmelerinden çok rahatsız olmuş ve söz konusu Konsil'i düzenleyerek, imparatorluk sınırlarındaki tüm sözü dinlenir rahipleri İznik'e çağırmıştı. Konsil'de iki taraf vardı. Bunlardan birincisi Hz. İsa'nın Allah'ın yeryüzündeki bedenleşmiş şekli olduğu yönündeki batıl enkarnasyon inancıydı. (Allah'ı tenzih ederiz) Bu grubun lideri İskenderiye Piskoposu Athanasius'tu. Athanasius'un karşısında ise ünlü Mısırlı rahip Arius vardı.

Libya kökenli Mısırlı bir ailenin oğlu olan Arius, dönemin önemli kenti İskenderiye'de büyümüş ve 312 yılında da Kilise'ye katılarak rahip olmuştu. Arius, Allah'ın birliğine iman ediyor ve o sıralarda Roma Kilisesi tarafından kabul edilmiş olan ve Hz. İsa'yı sözde tanrı sayan öğretinin yanlış olduğunu vaaz ediyordu. Arius Hz. İsa için kullanılan "Allah'ın Oğlu" sıfatının tamamen mecazi bir anlama sahip olduğunu ve onu ilahlaştırmak gibi bir anlam taşımadığını söylüyordu. Bunu ispatlamak için Matta İncili'ndeki "Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek" (Matta, 5/9) alıntısını gösteriyor ve Allah'ın isteklerine uygun davranan herkes için bu sıfatın geçerli olduğunu, bunun Hz. İsa'ya özel bir ifade olmadığını vurguluyordu. Arius bir eserinde "Aslında biz de Tanrı'nın oğulları haline gelebiliriz" diye yazmıştı.4 Bu düşüncesini desteklemek için Hz. İsa'nın İncil'de geçen ve "Tanrım" diye başlayan dualarını örnek gösteriyordu. Bu duaların Hz. İsa'nın Allah'a bağlı ve diğer insanlar gibi aciz bir kul olduğunu gösterdiğini söylüyordu. Arius Hz. İsa'nın Yeni Ahit'te kendisinden sık sık "insanoğlu" diye söz etmesine de dikkat çekiyor ve bunun Hz. İsa'nın beşeri doğasını gösterdiğini vurguluyordu.

Arius, İskenderiye'nin bir ilçesi olan Banealis'in resmi rahibi olarak bu düşüncelerini geniş bir kitleye aktardı. Onu dinleyen halk, hem anlattıklarının tutarlılığı ve ikna ediciliği, hem de Arius'un mütevazi ve gösterişten uzak yaşamı nedeniyle fikirlerini kolayca kabul etti. Ancak İskenderiye Piskoposu Alexander "Ariusçuluk" akımından çok rahatsız oldu. Alexander, Hz. İsa'yı mecazi değil "lafzi yani kelime anlamında" "Allah'ın Oğlu" sayan, yani ilah kabul eden Roma Kilisesi'ne bağlıydı. (Allah'ı tenzih ederiz) Önce Arius'u fikirlerini değiştirmesi için ikna etmeye çalıştı. Bunu başaramayınca da Ariusçuluğa karşı şiddetli bir saldırı başlattı. Bunu kendi yazılarında şöyle anlatıyordu:

Bu akım giderek her yere, tüm Mısır'a, Libya'ya ve Yukarı Tebes'e yayıldı. Bunun üzerine, biz de, Mısır ve Libya'nın piskoposları ile biraraya geldik ve yaklaşık yüz kişilik bir kurulda bu akımı ve tüm takipçilerini lanetledik.5

Bu lanetleme yalnızca sözde kalmadı. 318 yılında Arius ve takipçileri Kilise'den aforoz edildiler. Arius ve onun en yakın yardımcıları olan Piskopos Theonas ve Secundus ile on iki rahip sürgüne gönderildi. Arius sürgüne gitmeden önce düşüncelerini Thalia adlı lirik bir kitapta topladı. Sürgün yeri ise Filistin'di.

Ancak Arius bu bölgede de kendisine yeni sempatizanlar buldu. Böylece Roma Kilisesi'nin birtakım inanışlarına şiddetle muhalefet eden bir hareket, her türlü engele rağmen yayılmaya devam etti. Bunun haberleri, Roma Kilisesi'ni himayesi altına almış olan İmparator Konstantin'e ulaştığında, İmparator önemli bir sorunla karşı karşıya olduğunu fark etti. Roma içinde dini bir birlik sağlamak için uğraşmış, bu amaçla Kilise'yi koruyucu kanatlarının altına almıştı. Ama şimdi Kilise kendi içinde bölünme tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Bunun üzerine, hiç vakit kaybetmeden bu sorunu halletmeye ve birliği yeniden sağlamaya karar verdi.

Hıristiyan tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan İznik Konsili bu amaçla toplandı.

İznik Konsili

İmparator Konstantin, Ariusçuluk ile onun muhalifleri arasındaki çatışmayı önce her iki tarafa mektuplar yollatarak ve "birliğin herşeyden daha önemli" olduğunu anlatarak çözmeye çalışmıştı. Ancak bu tür girişimlerin fayda etmediğini görünce, Piskopos Hosius'un tavsiyesi üzerine, büyük bir "Dünya Kilise Konsili" ya da diğer adıyla bir "Sinod" toplamaya karar verdi. İznik'te toplanan bu konsilde, bugüne dek ulaşacak olan üçleme inancı tanımlandı. Bu inancı kabul etmeyenler ise "sapkın" (heretik) olarak ilan edildiler.

Üçleme inancının karşısında yer alan Mısırlı rahip Arius.
"Demokratik" bir forum gibi gösterilmeye çalışılan İznik Konsili'nde gerçekte İmparator Konstantin'in büyük bir ağırlığı vardı ve çıkan karar da onun desteklediği tarafın lehinde oldu. Konstantin'in tuttuğu taraf ise kendi himayesine girmiş olan Roma Kilisesi'ydi. Konsile katılan üç yüzü aşkın rahibin arasında yalnızca yirmi tanesi Arius'a yakın isimlerden oluşuyordu. Bunda Konstantin'in ilk başta Ankara'da yapılması planlanan konsili, daha kuzeybatıdaki İznik'e aldırması ve böylece Ariusçuluğun etkin olduğu Doğu Kiliseleri'ne bağlı rahiplerin konsile katılmalarını zorlaştırmasının da rolü vardı.6 İznik'in bir diğer özelliği ise İmparator'un da burada yazlık bir sarayının olması ve Konsil sırasında kentte bulunmasıydı. Bu nedenle İmparator, konsilin tüm oturumlarına katıldı ve onun otoritesi de doğal olarak alınan kararlara yansıdı.

Hz. İsa'nın sözde ilahlaştırılmasının o zamana kadar yapılmış en açık ve en somut ifadesi olan İznik Yemini'nde şöyle deniyordu: (Aşağıda yer alan tüm ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz)

İnanıyoruz ki... Rab İsa Mesih, Tanrı'nın Oğlu'dur, Baba Tanrı'dan südur etmiştir, Baba Tanrı ile aynı özdendir. Tanrı'dan Tanrı'dır, Işık'tan Işık'tır. Tanrı'yla aynı özden olup Tanrı'dan südur etmiştir, yaratılmamıştır. Onun (Hz. İsa'nın) aracılığıyla göklerde ve yerde var olan herşey yaratılmıştır. O ki biz insanlar için ve kurtuluşumuz için aşağı inmiş ve beden bulmuş ve insana dönüşmüştür. Acı çekmiş, üçüncü günde dirilmiş ve göğe yükselmiştir. Ve ölüleri ve dirileri yargılamak için yeniden gelecektir. Ve inanıyoruz ki Kutsal Ruh (da Tanrı'dandır.)

Ve eğer kim "Tanrı'nın Oğlu'nun var olmadığı bir zaman vardı" diyecek olursa, ya da "südur etmeden önce yoktu" diyecek olursa, ya da "önceden var olmayan şeylerden yapıldı" diyecek olursa, ya da "Baba'dan farklı bir özdendir" diyecek olursa, ya da onun bir yaratılmış olduğunu ya da dönüşüme açık olduğunu diyecek olursa, Katolik Kilisesi tüm bu sözleri söyleyenleri lanetler.7

İmparator Konstantin'in ağırlığını koymasının ardından, İznik Konsili üçlemeyi savunanların lehinde sonuçlandı.
Görüldüğü gibi, ilk paragrafta, Ariusçuların karşı çıktığı öğreti teyit ediliyordu. İkinci paragrafta hedef alınan ve kendisine Katolik (Evrensel) Kilise sıfatını veren Roma Kilisesi tarafından lanetlenen kişiler ise, Hz. İsa'nın Allah'ın elçisi ve yarattığı bir kul olduğunu söyleyen kişilerdi; yani Ariusçular ve bu düşünceye sahip olan diğerleri.

İznik Yemini, yayınlandığı tarihten sonra Hıristiyan inancının temeli haline geldi ve bu yemine bağlı olmayan herkes sapkın sayıldı. Roma Katolik Kilisesi "Tanrı'nın iradesinin bu konsilde tecelli ettiğini" ilan etti, dolayısıyla İznik Yemini de adeta bir vahiy gibi kutsal ve hatasız bir metin sayıldı. Oysa tecelli eden irade aslında Roma İmparatorluğu'nun iradesiydi.

Ariusçular ise konsilden sonra daha büyük bir baskı altına alındılar. İznik Konsili'ne imza koymayı reddeden Arius taraftarları aforoz edildiler. Ancak yine de yaklaşık yarım yüzyıl boyunca direnmeye devam ettiler. Ancak Kilise'nin ısrarlı baskıları karşısında 4. yüzyıl sonlarına doğru yavaş yavaş tarih sahnesinden çekildiler. Ancak üçlemenin Kilise tarafından resmen kabulü dahi ihtilafları sona erdirmedi. Yeni konsiller toplandı, yeni görüşler ortaya atıldı, tartışmalar yaşandı. Ama tüm tartışmalara rağmen "Üçte Bir, Birde Üç" şeklinde ifade edilen batıl inanış her zaman korundu. (Bu batıl inanç, Allah'ın üç farklı kişilikte bulunması ve bu üç kişiliğin de eşit, sonsuz ve müşterek değerde olmaları anlamlarını taşıyordu.) Konstantin döneminde hem İznik Yemini gibi inanışlar geliştirildi, hem de bugün elimizde bulunan Yeni Ahit'e son şekli verildi. Bugün elimizdeki hiçbir Yeni Ahit nüshası Konstantin devrinden daha eski değildir.8

İznik Konsili'nden sonraki yarım yüzyıl boyunca Athanasius, İznik formülünü savundu ve giderek daha da geliştirdi. Çünkü İznik Konsili'nde henüz üçleme inancı son şeklini almamış, sadece alt yapısı oluşturulmuştu. Üçlemenin üçüncü unsuru olan Kutsal Ruh konusu belirsiz bırakılmıştı. 4. yüzyılda İstanbul Patriği olan Makedonius başkanlığında ikinci genel konsil İstanbul'da toplandı ve "Kutsal Ruh'un üçleme inancının üçüncü parçası olduğu, üçünün de uluhiyet bakımından aynı seviyede olduğu" ilan edildi.9 (Allah'ı tenzih ederiz.) Böylece üçleme inancı Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışından yaklaşık 4 yüzyıl sonra son şeklini almış oldu. Bu konsilde Kitab-ı Mukaddes'te olmayan bir inanış daha ortaya atıldı: Homoousios. Bu kelime ile, üçlemeyi oluşturan üç kişiliğin de aynı cevhere ve eşit yetkilere sahip oldukları ifade ediliyordu. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Bu aşamada vurgulanması gereken bir diğer önemli konu ise üçleme inancının insanlara sunuluş şeklidir. Hıristiyanlar arasında üçleme inancı genelde "anlaşılması zor, kavranması mümkün olmayan, ancak mutlaka kabul edilmesi gereken" bir inanç olarak görülür. Bunun nedeni üçlemeyi savunanların bir yandan da tevhid inancını kabul ettiklerini söylemeleridir. Oysa üçleme inancı ile tevhid inancının birlikte var olamayacakları açıktır. İnsanlarda oluşan soru işaretleri hiçbir zaman makul ve anlaşılır bir şekilde cevaplanamamıştır. Bunu yapabilmeleri de mümkün değildir. Bu nedenle de üçlemenin bir iman konusu olduğunu, üzerinde düşünmek ya da anlamak gerekmediğini, sadece olduğu gibi inanılması gereken bir inanış olduğunu savunmaktadırlar.10 Bu durum yüzyıllardır üçleme inanışının yanlışlığı ve çelişkileri üzerinde konuşulmasını engellemektedir. Özetlemek gerekirse üçleme inancı; üzerinde konuşmanın ve tartışmanın yasaklandığı bir inanıştır.

Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışıyla, Kadıköy Konsili'nde üçleme inancının bugünkü haliyle ortaya çıkışı arasındaki süreç günümüzde bir çok araştırmacı tarafından "Allah'ın elçisi olan Hz. İsa'nın ilahlaştırılması" süreci olarak tanımlanır. Bu süreç belli aşamalardan geçmiş, en sonunda da Hz. İsa'nın kendisinin de bir ilah olduğu yönündeki yanlış bir inanç şeklini almıştır. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Alıntıdır


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/10/2008 - Dünyanın Müslümanlaşması tehlikesi


Dünyanın Müslümanlaşması tehlikesi

Her şeyin, tek bir küre üzerinde cereyan ettiği bir dünyada, Batılıları korkutan en temel şey, dünyanın hızla Müslümanlaşabileceği korkusudur; o yüzden Batılılar, İslâm'ı şeytanlaştırma ve Müslümanların İslâm'la ilişkilerini "ılımlı İslâm" gibi projelerle sakatlama ve İslâm'ı kamusal hayattan uzaklaştırma kaygılarını öne çıkarıyorlar.

Batılıları korkutan temel şey, seküler Batı kültürünün ve ürettiği tecrübenin, iki esaslı zaafının olması: Birincisi, seküler Batı tecrübesi, çatışma üzerine kurulu bir tecrübedir. İkincisi de, seküler kültür başka kültürlere -doğası gereği- hayat hakkı tanımaz.

Eğer İslâm, şeytanlaştırılmaz ve zaafa uğratılmazsa, her şeyin küre üzerinde cereyan ettiği, küresel iletişim araçlarının bu denli yaygınlaştığı bir zaman diliminde, İslâm'ın bu türden zaaflarının olmadığı zamanla anlaşılacak; bu da seküler Batı kültürünün ürettiği haksız hegemonyanın çatırdamasına yol açacak bir süreci tetikleyecektir.

Seküer kültür, tek boyutlu (sadece dünyayı / fizik gerçekliği mutlaklaştıran) bir kültür olduğu için, tek boyutlu olmayan diğer kültürleri anlayabilmesi imkânsızdır; dolayısıyla diğer kültürlerle birlikte yaşabilmesi de imkânsızdır.

Bu iki nedenden ötürü, seküler kültür, ancak ötekiler (hayaletlere dönüştürülecek hayalî düşmanlar) icat ederek varlığını sürdürebilir. Bu yalnızca Batı'da değil, -sekülerleşmiş bütün ülkelerde böyledir. Türkiye'de yaşanan akıl almaz gerilimler ve sorunlar, bunun bir göstergesidir.

2500 yıllık Batı kültürü tarihi boyunca, Batılılar, Müslümanlar gibi, farklı kültürlerle hiçbir zaman birada yaşama tecrübesine sahip olamamışlardır. Batı'da demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi söylemlerin geliştirilmesinin en temel nedeni budur. Bu söylemlerin, hayata geçirilebilemri imkânsızdır. Çünkü başka kültürler birazcık varlık ve hayatiyet belirtileri göstermeye başladıkları andan itibaren seküler kültürün taarruzuna maruz kalmaları ve etkisiz hâle getirilmeleri kaçınılmazlaşır.

Bugün Avrupa'da İslâm'ın az-biraz, yamru-yumru şekillerde de olsa, varlık göstermeye başlaması, Batılıların Müslümanları ötekileştirmeleri ve şeytanlaştırmalarıyla sonuçlanmıştır.

Avrupa tarihindeki tek farklı "kültür"ün temsilcisi olan Yahûdilerin, yüzyıllarca aşağılanmaları, kitleler hâlinde katledilmeleri ve nihayet insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından birinin kurbanı olmaları bunun en somut göstergesidir. Yahudilerin yaşadıklarına bakarak, yarın nüfusları hızla artan Avrupa'daki Müslümanların ne denli ürkütücü muamelelere maruz kalacaklarını kestirmek hiç de zor olmasa gerek.

Batılılar, İslâm'ın başka kültürlere hayata hakkı tanıma konusunda önerdiği ilkeleri ve tarihte Müslümanların, diğer dinlere ve kültürlere mensup toplumlarla birlikte barış, adalet ve hukuk düzeni içinde yaşa/t/ma tecrübesine sahip şu ân mevcut tek din olduğunu biliyorlar.

İslâm dünyasının bugünkü perişan hâline bakıp da söylediğim şeylere gelişigüzel ve sığ şekillerde itiraz edecek kişilere şunu söylemek isterim: Bugün, İslâm dünyası, bağımsız değildir; sömürgecilerin ürünü, eseri ve esiri olan bir dünyadır: Sömürgeciler İslâm dünyasını önce paramparça ettiler: Yerli laik misyonerleri İslâm dünyasının başına musallat ederek Müslüman toplumların dinamizmini dinamitlemekte, önlerini kesmekte "kukla" olarak kullanıyorlar.

İslâm dünyası, doğal kaynaklarını koruma ve şahsiyetini (zihnini, kültürel dinamiklerini, entelektüel kabiliyetlerini) özgürleştirme bağlamında Müslümanca bir asaletten yoksundur. Üstüne üstlük dışardan ve içerden gelen iki çapraz laik ateş arasında kalmış durumdadır: Bir yandan, Müslümanlıkla ilişkisini koparmama, öte yandan da, daha bir muhkemleştirme ve yeniden-müslümanlaşma mücadelesi vermektedir.

Her şeyin küre üzerinde cereyan ettiği bir dünyada, eğer İslâm şeytanlaştırılmazsa, tek boyutlu, çatışmacı ve ötekileştiririci seküler Batı kültürünün insanı, toplumu, tabiatı tahrip ettiği ve diğer kültürlere hayat hakkı tanımadığı kolaylıkla anlaşılacak ve İslâm'ın herkesi nasılsa öylece kabul edeceği küresel bir barış ve adalet düzeninin tesis edeceği bir dünyanın inşasının, -dolayısıyla dünyanın hızla Müslümanlaşmasının- önü birdenbire kendiliğinden açılmış olacaktır.

Alıntıdır
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Uzun Zamandır okudugum birikimlerimi Aktarmak İnsanların Okuyup Faydalanması en önemliside Hak Rızası içindir çabamız...

Son Yazılarım

İnsan Allah'a inanmaya programlanmış
Kuran ALLAH''ın Sözü
ARMAGEDON DOSYASI-3
ARMAGEDON DOSYASI-2
ARMAGEDON DOSYASI 1
Yahudilerin bekledigi Mesih: Mesih-i Deccal
HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEĞİLDİR ALLAH'IN PEYGAMBERİDİR
Hz. İsa'nin Tebliğine Uyan Samimi Hıristiyanlar: Nasraniler
İNCİL'DEKİ GERÇEK HIRİSTİYANLIK
Yahudilik, Tevrat ve TalmudSual: Yahudiliğin tarihçesi nasıldır?
HZ. İSA ALLAH'IN OĞLU DEYİL PEYGAMBERİDİR
Mesih Plani'nin Sonu ve 'A hir Zaman'
Mesih PLANI-2
Mesih PLANI-1
Peygamberimiz neden 'zengin' değildi? İhsan Eliaçık
Güzelim Teorileri Mahveden Pis Gerçekler_ ihsan eliaçık
HANGİSİ BİZİM GERÇEĞİMİZ_ ihsan eliaçık
MASONLUĞUN SAKLANAN YÜZÜ-2
MASONLUĞUN SAKLANAN YÜZÜ -1-
TÜRKİYE 'DE MASONLUĞUN GİZLİ TARİHİ
TAPINAK ŞÖVALYELERİ VE MASONLAR
Neden 2012
1979'dan 2006 ya Kıyamet Alametleri
Mühendislik Perspektifinden Kıyamet
KUR'AN VE HADİSLERLE AHİR ZAMAN ALAMETLERİ

Kategoriler

Arkadaşlarım

fuadyusufoglu
gulpinarim
hubeyb33
e güN
surgunsehrim
adinakurbaneyrasul
yenihilal
bilaltaha
tesetturluyum
mukarrebin
ahid77
tokaris
osmanlicemiyeti
sultanabdulhamidhan
medenizat
Adem Armağan
mustafa mazlum